31 Aralık 2015 Perşembe

2016 DİLEKLERİ

- Sağlık için yalvar yakar olmayayım, bu yıl ki kadar şifaya muhtaç olmayayım

- Seveyim sevileyim
- Sevdiklerim sağlıkla hayatımda olsunlar ama bu yıl için değil hep, her zaman
- Yiyip yiyip hep zayıf kalayım
- Bol kahkahalı sofralarım olsun
- İsviçreli bilim adamları patates kızartmasının zayıflamaya yardımcı olduğunu açıklasınlar
- Aklımda hep güzel şarkılar, türküler tabi en güzeli damardan şiirlerle gezineyim
- Çocuklarımla oynarken enerjim hiç bitmesin
- Üzenlere, negatiflere, önce övüp sonra sövenlere rahatça “yürüüü anca gidersin” diyebileyim
- Yiyip yiyip hep zayıf kalayım
- Topuklu ayakkabılar hiç can yakmasın
- Yazdıkça ilham gelsin hiç gitmesin o ilham
- Makyaj yaparken kaşlarımı kaldırmamayı başarabileyim
- Saçlarım mı amaaaan kim uğraşacak yıka ve çık
- Balıkçı yaka siyah kazak ve salaş şeyler resmi kıyafet ilan edilsin
- Yiyip yiyip zayıf kalayım
- Her güzel gecenin sonunda mutlaka güzel bir güneş doğsun
- Hızlı araba kullanayım, adrenalin olsun ama polis olmasın
- Her şeyi yiyorum ama hiç kilo almıyorum diyenler bu yıl taş yesinler
- Kitap okumak için keyifli zamanlarım olsun
- Mutsuzlukla beslenenler, üzgünüm 2016’da tükkan kapalı
- Yalandan mutluluk oyunu oynayanlara da by by
- Yüzüme gülüp arkamdan gıybetimi kıranlar, uzaya seyahat başlamış haberiniz var mı?
- Bi de demiş miydim daha evvel yiyip yiyip zayıf kalayım (Allah'ım bunu 40 kere yazdım farzet olur mu yalebbim)


Gülümsediniz mi okurken? İşte hep öyle gülümseyin hayata inşallah

Sağlıklı ve mutlu yıllar


30 Aralık 2015 Çarşamba

RUHA YOLCULUK

Bir insanı nasıl tanıyacağınızı biliyor musunuz?
Ne okuduğuna bakın,
Ne seyrettiğine bakın,
Duvarlarına ne astığına,
Raflarına ne koyduğuna,
Nasıl konuştuğuna,
Nasıl dinlediğine bakın.
Yapmanız gereken tek şey bakmaktır.
Bunlar size onun ruhunun nerede olduğu,
Ve neyle beslendiği konusunda
Her şeyi bildirir

diyor Ramtha. Peki Ramtha’yı tanıyor musunuz? Ben tanımıyordum, ta ki yukarıdaki sözlerini görene kadar. Ruha bakmak ne garip bir yaklaşımdır deyip, Ramtha’yı araştırdım biraz. Hikayesi çok ilginç;

ABD’nin Seattle yakınlarındaki Yelm kasabasında 1976 yılının kış aylarında sıradan bir pazar günü, ev kadını JudithDarleneHampton, evinde yemek yapmaktadır. Birdenbire mutfağında garip bir varlık belirir. 35 bin yıl önce Lemuria adlı kayıp bir kıtada yaşadığını söyler. Hampton’a “Seni zincirlerinden kurtarmaya geldim” der. Amerikalı kadın birdenbire ruhunun bedeninden ayrıldığını hisseder. Sanki bir ışık hızıyla karanlık bir tünele girer, sonra da müthiş bir güzellikle karşılaşır. Doğup ölmeyi, dünyaya tekrar tekrar gelmeyi bu tünelden binlerce kez geçerek garip tecrübeler yaşayarak öğrenir.Yelm’deki bu sıradan kadının bedeninde artık iki ruh vardır. Adının Ramtha olduğunu söyleyen varlık Hampton’ın bedenine girdiğinde onun ağzından mesajlar vermeye başlar. J.Z. Knight, Ramtha ile temasını ilk olarak 1978 yılında açıkladığında herkes ona deli gözüyle bakmış. Ancak 1985 yılında bir televizyon şovunda Ramtha’nın bedenine girip bir erkeğin sesiyle konuşmasının ardından durum değişmiş.

Merak etmeyin, bu yazının konusu, ruhlarla ilgili spiritüel olaylar değil. Kendimce ruha nasıl bakılır, böyle bir yolculuk nasıl yapılır, ne kadar sürer diye bir monolog yapacağım, belki siz de eşlik etmekten hoşlanırsınız.

Çocukluktan gençliğe adım atarken bir sohbet sırasında arkadaşım, bir ruhlar alemi olduğunu, bu alemdeki çocukların anne ve babalarını seçtiğini, seçtiği kişiler birleşene kadar o çocuk ruhunun, ruhlar odasından ayrılamadığını, birleşme gerçekleşir gerçekleşmez dünyaya gönderildiklerini söylemişti. Bunu felsefi bir öğretiden duyduğunu ama kaynağını hiçbir zaman öğrenemediğini söylemişti. Ben de çok araştırdım bu konuyu ama aynen söylediği gibi hiçbir şey bulamadım. O dönemde o kadar çok araştırdım ki, belli bir zaman sonra konu değişmeye başladı, artık yeni araştırma konum insanın kendine yolculuğuydu.  Hallacı Mansur’a düştü yolum, “Enel Hak (Ben Hakk’ım)” dediği için türlü işkencelerle öldürülen şaire. Aslında demek istediğinin; “"ben hakkım, ben yokum hak vardır, herşey o'dur, her canlının ruhunda o'ndan bir parça bulunur” olduğunu anlamayan sığ beyinlerin kurbanı olmuştu.Altını çizdiğim cümle benim; kendime, ruhuma yaptığım yolculuk için büyük bir keşifti. Tabi ne olduğu, sisteminin nasıl çalıştığı hiç bilinmeyen ama geleneksel öğretilerle zorla benimsetilen kader inancıyla yoğurulmuş ergen beynimde bu keşfin zararları olmadı değil. Öyle ki, olan her kötü şeyde, “ruhumdaki “O” yapmış olamaz mı, Cehennemi yaratan bunu da yapmış olamaz mı”, olan her iyi şeyde ise “ben yaptım, ne de güzel yaptım” dememe sebep oldu bir ara ama kısa bir süreydi bu. Çünkü, ruhumda “O” vardı elbette ama ruhumu asıl şekillendiren benim yaşadıklarım, yaşayacaklarımdı. İşte burada Ramtha devreye girdi tekrar; okudukça, dinledikçe, seyrettikçe, konuştukça, yandıkça ve yaktıkça şekillenir ruh ve yolculuğu hiç bitmez. Aslında o kadar derin bir konu ki bu, yalnızca bu yazıyla yetinmek ruhuma saygısızlık gibi geliyor şimdi. Mesela ruha yolculukta, Sokrates ve onun öğrencisi Platon için ayrı ayrı sayfalarca şey yazılabilir. Sokrates, toplumun ahlaki öğretileri ve geleneklerle yaşayan insanların, uzun bir ruh yolculuğuna çıkmalarının pek mümkün olmadığını, bu tür bir yaşamın “sorgulanmamış hayat” olduğunu savunur. Platon ise, ruh yolculuğunun hiç bitmediğini, beden ölse bile ruhun başka dünyalarda yaşamına devam ettiğini, ruhun; gerçek bilgiye ulaşmanın temeli olduğunu söyler.

Dolayısıyla, bu 2 büyük filozofa göre, önümüzde iki seçenek var;

- Ya bize verilenle yetinmeyi bilip, ruh yolculuğumuzu sorgulanamaz bir hayat yolculuğu olarak      göreceğiz,
- Ya da bize sunulan veya rastgele hayatımıza giren her şeyi sorgulayıp, gerçek bilginin, gerçekte    ne ile beslenmek istediğimizin peşine düşerek yolculuk edeceğiz ruhumuza.


Burada, bu 2 seçenek arasında ya hep ya hiç olması da mümkün değil bana göre. Daha doğru bir ifadeyle, bu ülkede yaşayan bir insan için tek başına ben 2. seçenekteki gibi hareket edeceğim demek mümkün değil. An itibariyle ben,içimdeki “O” nun varlığına güvenerek, biraz birinci seçenekte, biraz ikinci seçenekte takılıyorum. Arada durup, ne kadar yol aldım acaba diye düşünerek devam ediyorum kendime yaptığım yolculuğa…

Konuların her biri aslında başlı başına sayfalarca yazılacak konular biliyorum. Dediğim gibi bu bir iç monologdu, yani benim zihnimde canlandırdığım bir diyalogdu. Bu diyalogu siz kendi iç sesinizle istediğiniz gibi bitirebilirsiniz. Kendi adıma, bana göre en kafa ruh yolculuğu yapan, her daim hayran olduğum,ölümsüz bir ruhun sözleriyle bitirmek istedim.

Herkes, gönlünce bir yol arıyor kendine…
Kimi arayışı sürdürmekte, kimi bulduğundan emin.
Ama bir gün, bir ses haykıracak göklerden:
"Herkesin yolu kendine varır, arama başka yerde!"

Ömer Hayyam


23 Aralık 2015 Çarşamba

DENİZE DAİR

Deniz sevgisi ortak bir sevgidir. Özgürlüğe duyulan hasret, bilinmeze duyulan korku, huzura duyulan sevgidir. Denizdir kabukları yoran, denizdir karnında heyecan kelebeklerini barındıran.
Hep sevmişimdir denizi. Yaşadığım şehirde uzak da olsam denize, uçmak, kaçmak istediğimde ilk varacağım son durağım olmasını ille de istediğim yerdir.
Eskiden insanlar tedavi olmak için girerlermiş denize. Şimdi bile çocuk doktorları, yazın çocuğunuzu mutlaka denizle buluşturun ki kışın hastalanmasın derler. O kadar büyük, o kadar sonsuz bir şifa kaynağıdır. Sohbet arkadaşıdır deniz, yanında mis gibi kokan bir kahve ve dertli dertli tellenen bir cigara ile.
Hele bir de maviyse deniz, müptelası olursunuz. Girerken ilk ürperme, ilerledikçe hem korku hem daha ileriye gitme arzusu eşlik eder bedeninize. Yüzerken arada denizin içine bakarsınız sanki yaşarken hayatın içine bu kadar berrak bakabiliyormuşsunuz gibi. Hayatınız akıp giderken bu kadar korkmazsınız hâlbuki olacaklardan. Ama girdiyseniz bir kere özgürlük sınırlarına, korku arkadaşınız olur. Çünkü korkarak büyütülürüz biz, yasaklardan, bilinmezlerden, hatta çok gülmekten bile.
-Çok güldüm, hayırdır inşallah
diye söylenmemizin sebebidir bu korku. Bebekler doğar doğmaz denize bırakıldıklarında hemen yüzerler. Bilimsel olarak zaten anne karnında suyun içinde olmalarından değildir bunun tek sebebi, doğduğunda korkunun çeşidi yoktur bebek için, yalnızca korkuya ayak uydurmanın içgüdüsüyle yüzerler hemen.
Dedim ya maviyse daha da müptela olunur diye, maviye dair de yazılacak çok şey var aslında. O ayrı bir yazının hatta bir kitabın konusu olabilir pekâlâ. İnsanın en arsız özelliğine kanarak, ufak bir megalomaniyle okuyorum bir yandan mavi seven insanların ortak özelliğini;
Mavi rengi seven insanlar genellikle sakin, düzenli, güvenilir, sadakat sahibi, barışçı, pozitif ve içe dönüktür.
Olmayacak artık biliyorum ama bir kızım olsa adını Mina koyardım. Farsça ’da “Mavi”, Sanskritçe ’de  “Okyanus”, “Deniz” anlamında. Doğmayan ama bilinmez bir yerde bana kucak açacak kayıp bebeklerimin adını Mina koydum ben de…


Mina Urgan’dan gelsin o zaman;

İlk sevgilim çikolata kokardı
Son sevgilim ölüm
Ben ölüm kokan son sevgilimi sevdim en çok
Çok şaşırtıcıydın
Sisler içinden ansızın çıkıveren
Görkemli gemiydin
Denizden fırlayıp taklalar atan

Kocaman gümüş balıktın
Yemyeşil karpuza saplanan
Kara saplı bıçaktın
Çok şaşırtıcıydın çok
Sesini duyunca
Ötüşmeye başlar
Göğüs kafesimdeki
O suskun kuşlar
Uğuldayan lodosta
Martı çığlıklarından da
Daha acı gelir bana
Senin söylediklerin
Güneşlerde ısınmış bir kayasın,
Sağlam, sıcak, suskun
Denizlerin tuzu teninde
Saçlarında yosun kokusu
Hezarfen Ahmet Çelebi gibi
Bırakıverdim kendimi Galata Kulesi’nden
Düşer gibi oldum bir ara
Martılar yetişti hemen
Aralarına aldılar, martı yaptılar beni
Doğru sana uçtum
Kondum iki kaşının arasına
Çıplak daldım senin denizine
Bir ahtapot sarıldı bana
Girdi bedenimin dokuz deliğine
Senin derinliklerine inemeden
Can verdim kanlı sularda

....


Bu blog’u açmama yardım eden, benimle birlikte yazma yolculuğuna adım atan, okumaktan hiç bıkmayan, ilk göz ağrım, ciğerparem, güzeller güzeli yeğenim, Deniz’im, iyi ki varsın.

İlham kaynaklarıma teşekkür için kelimeler yeterli gelmiyor maalesef bu gece, birlikte dinlediğimiz şarkılar, türkülerle alırım belki gönüllerini. İlki bu geceye özel;
Koray Avcı- Sen



22 Aralık 2015 Salı

UYKUSUZ

Dediler ki biz uykusuzlara çok ağır geçiyor bu gece.

Dedim koyun kafanızı dizime, okşayarak saçlarınızı bir masal anlatayım size


Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar,

'' Galiba sizin meyveniz yok,''

demiş. Padişah hemen atılmış ''Her meyveden var, ne istersiniz?''

demiş.

''Yok,''

demiş ihtiyar,

''Onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.''

Padişahla karısının gözleri dolmuş,

''Çok istedik, ama olmadı''

demişler.

''Peki''

demiş ihtiyar,

''Ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız bir çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, ''hayırlısı neyse o olsun'' deyip birbirinize kavuşacaksınız.''

Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı,

''Allah'ım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver,''

demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üvey annesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üvey anne, saraya gidip,

''Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur,''

demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:

''Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler.''

Tam o sırada aksakallı ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında,

''Ağlama kızım, ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan kelleni kurtarırsın.''

Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış.

''Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütün kokusunu alan yılan da çıkacak.

Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış, ''Ne yapacağız'' diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda ''Yılan mılan, evlat evlattır,'' deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler, ülkede de padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş,

''Ben artık evlenmek istiyorum''

demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üvey annesi, saraya gitmiş,

''Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi''

demiş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden.

''Anneciğim, beni prensle evlendirecekler, ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim''

demiş. Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden.

''Ağlama''; demiş, ''yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.''

''Ne yapacağım?''

diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış:

''Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan, 'sana' soyun diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra da ona, 'sen de soyun baalım yılan bey,' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden,'soyun' diyecek, sen gene ikinci gömleği çıkarttıktan sonra ona 'sen de soyun yılan bey,' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup çıplak kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür."

Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkarmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.


21 Aralık 2015 Pazartesi

EN UZUN GECE

En uzun geceymiş bu gece
Kimilerine göre kışın başlangıcı, kimilerine göre gölgelerin uzadığı
Uykusuzların "ne uyuruz beee" diyen uykuculara hasetlendiği
Hayallerin kar altında kaldığı
Çok ağlayanların sustuğu, ağlayamayanların ağladığı gece

Sezen Aksu ne de güzel söylemiş;

sevdamin o büyüdügü en uzun gecede bir yerdeyim
ben uzandığım isteğe çok uzak o yerde kendimleyim
o duaların bittigi hasretin delice haykırdığı
ve karanligin dindiği bir yasak gönülle beraberim
bir posta çantasindaki içli bir mektup sayfasındayım
bir şarkı cümlesindeki çağlayan o bitmez nefesteyim
özlemlerle saran kollarda belki yorgun bir nabızdayim
önce kendi sarhoş olup devrilen düşen her kadehdeyim
her doğum öncesinde korkuyla beslenen sancılardayım
parça parça bölündüğüm hiçlikte son yanlızlıklardayım
insanın o cağlar boyu varmaya çalıştığı gerçekte
ve hayatı sevgiyle örmek için yorulmuş sabırdayım
kendim de insanım affettim o en güzel ak sebepteyim
bazende bir hikayede bir efsanede bazen sendeyim
şimşeğin çizgisindeyim fırtına günü öncesindeyim
şairin ezgisinde anlattığı o yerde
insanla buluştum....

20 Aralık 2015 Pazar

HASRET


Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekliyor beni
                    bir şehirde bir kadın.
Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
                       yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alacakaranlıkta
                   koşuyorum ardından.
                                            

                                              Nazım Hikmet

19 Aralık 2015 Cumartesi

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

          Blog'uma en sevdiğim şiir ile başlamak istedim.


Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Bir rüzgâr aklımı alırdı
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım
                                Atilla İlhan