Eveeet uzun bir aradan sonra yine
felsefeye yönelik bir konuyla bloğumdayım .
Niye Nirvana? Çünkü, Nirvana ile
ilgili son öğrendiklerim beni çok etkiledi. Bu yaşıma kadar ben Nirvana’nın
yalnızca bir Amerikan müzik grubu ya da arkadaş sohbetlerindeki malum
esprilerde, geyik muhabbetlerinde kullanılan bir terim olduğunu düşündüm. Daha
derin bir felsefesinin olduğunu biliyordum, okumuştum da ama hiç
ilgilenmemiştim. Çok okuyorum bu aralar, valla hava atmak için söylemiyorum,
okumayınca rahatsız olacak kadar çok okuyorum. Müthiş bir doyum veriyor,
okudukça öğrendikçe heyecanlanıyorum, öğrendiklerimi derinlemesine araştırmaya
çalışıyorum, yani bir adrenalin ki sormayın gitsin.
Her neyse, neler okuduğumu neler
neler öğrendiğimi bir sonraki yazımda detaylı anlatacağım ki, unutulmasın,
onlar da bu arşivde kalsın. Şimdi Nirvana’ya dönelim; çok büyük bir keyifle
okuduğum Homo Sapiens kitabında, yine okurken mest olduğum bir bölümü bloğuma
aktarmak istedim. Bu aynı zamanda, birkaç ay evvel okuduğum Siddartha kitabının
da ana konusu. Ben kitabı biraz ağır olduğunu düşünerek ve sıkılarak okurken
aşağıya alıntıladığım şeyleri anlattığını anlamakla birlikte, bu felsefenin
yani Nirvana’ya ulaşmanın asla mümkün olamayacağını düşünmüştüm. Alıntıladığım
bölüm ise, yorum yapmadan bizzat tarihi bir kişiyi ve düşüncelerini anlatıyor.
Sizden de bu bölümü felsefi derinliği de olan gerçek, tarihi bir hikâye gibi
okumanızı rica ediyorum:
Budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan Siddhartha
Gautama’dır. Budist inancına göre Gautama MÖ 500 civarında küçük bir Himalaya
krallığının varisiydi. Etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens
erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın
hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve
memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan
olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi olduğunu görmüştü. İnsanlar zenginlik ve
güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar
dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı, ama ne yaparlarsa yapsınlar
hiçbir zaman memnun değillerdi. Fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir
milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da
on milyon istiyordu. Zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı çünkü
onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen
endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. Bir insanın tüm biriktirdiği şey
buhar olup uçuyordu. Hayat manasız bir yarıştı. Peki, bundan kaçmanın yolu
neydi?
Gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak
ailesini ve tüm malvarlığını arkasında bıraktı. Kuzey Hindistan’ı baştan başa
evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı.
Aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu, ama hiçbir şey onu
özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. Yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen
özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye
koyuldu. İnsanların çileleri ve ıstıraplarının özünü, sebeplerini ve
tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. Sonuçta mutsuzluk ve
acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden
yaşanmıyordu. Acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.
Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun
genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını
söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan
kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve
yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi
hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz
oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli
şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden
korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. İnsanlar yıllar boyunca aşkı
bulmak isterler, ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. Bazıları
partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak
ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini
düşünürler, çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.
Gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. Eğer zihin keyifli
ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul
ederse, o zaman acı doğurmaz. Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek
yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı
çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu,
mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı
başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.
Zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini
nasıl sağlarsınız? Mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak
görmesini nasıl başarırsınız? Gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını
sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. Bu teknikler, zihnin “şu anda ne
yaşıyor olabilirdim?” yerine “şu anda ne yaşıyorum?” sorusuna odaklanmasını
sağlar. Bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur, ama imkânsız değildir.
Gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da
bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını
kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı.
Takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu
eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla
güç, bedensel haz veya zenginlik). Bu arzular tamamen dizginlendiğindeyse
yerini Nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı “ateşi söndürmek”tir) büyük
bir doyum ve huzura bırakır. Nirvana’ya ulaşanlar tüm acılardan arınır, gerçeği
olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak
deneyimlerler. Elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar
ıstıraba yol açmaz. Sürekli arzulamayan, acı çekmez.
Budist geleneğine göre Gautama’nın kendisi de Nirvana’ya ulaşmış ve
acıdan tamamen kurtulmuştur. O andan itibaren de “Buddha”, yani “aydınlanmış
kişi” olarak bilinmiştir. Buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer
insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu
amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: Arzular acı çekmeye
sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan
tamamen kurtulmaktır. Bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması
için zihni eğitmektir.
Bunları okurken, yazarın Budizmin
güzelliklerini anlatmaya çalıştığını düşünmeyin lütfen. Hayatı olduğu gibi
kabul etmek mevcutta ki dinlerin ve felsefe görüşlerinin tamamında vardır
zaten. Güzel olan bunun bu kadar matematiksel, analitik anlatılabilmesi. Ama
anlamak uygulamak için yeterli değil maalesef ki. Misal; “Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü
hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir
zenginlik bulabilirsiniz” cümlesi ne kadar güzel bir yaklaşımdır, güzel bir düsturdur. Ama uygulanması kolay mıdır?
Bununla
birlikte, biz zihnimizi eğittiğimizden ya da buna kafa yorduğumuzdan değil
bilgi çağında yaşadığımız için sosyal medya, tv ve diğer sosyal imkânlar
sayesinde zihnimize durmaksızın akan bilgiler, olaylar sayesinde olanı olduğu
gibi yaşayıp bir sonrakine geçiyoruz. Yani Buddha gibi meditasyon tekniklerini
uygulamak için çaba sarf etmemize gerek yok, mevcut dünya bizi yeterince transa
geçiriyor zaten. İyi tarafı şu, Nirvana’ya çok yakınız…
*Çok karışık dinliyorum son zamanlarda, en çok beğendiklerim;
Geberiyorum- Athena, klibi harika (Ahmet Aslan'ın yorumu da çok güzel)
Çanakkale Türküsü- Paul Dwyer ve oğlu (Paul Dwyer'ın nerdeyse bütün şarkıları güzel, you tube'dan dinleyin derim)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder