31 Mart 2017 Cuma

NİRVANA


Eveeet uzun bir aradan sonra yine felsefeye yönelik bir konuyla bloğumdayım .

Niye Nirvana? Çünkü, Nirvana ile ilgili son öğrendiklerim beni çok etkiledi. Bu yaşıma kadar ben Nirvana’nın yalnızca bir Amerikan müzik grubu ya da arkadaş sohbetlerindeki malum esprilerde, geyik muhabbetlerinde kullanılan bir terim olduğunu düşündüm. Daha derin bir felsefesinin olduğunu biliyordum, okumuştum da ama hiç ilgilenmemiştim. Çok okuyorum bu aralar, valla hava atmak için söylemiyorum, okumayınca rahatsız olacak kadar çok okuyorum. Müthiş bir doyum veriyor, okudukça öğrendikçe heyecanlanıyorum, öğrendiklerimi derinlemesine araştırmaya çalışıyorum, yani bir adrenalin ki sormayın gitsin.
Her neyse, neler okuduğumu neler neler öğrendiğimi bir sonraki yazımda detaylı anlatacağım ki, unutulmasın, onlar da bu arşivde kalsın. Şimdi Nirvana’ya dönelim; çok büyük bir keyifle okuduğum Homo Sapiens kitabında, yine okurken mest olduğum bir bölümü bloğuma aktarmak istedim. Bu aynı zamanda, birkaç ay evvel okuduğum Siddartha kitabının da ana konusu. Ben kitabı biraz ağır olduğunu düşünerek ve sıkılarak okurken aşağıya alıntıladığım şeyleri anlattığını anlamakla birlikte, bu felsefenin yani Nirvana’ya ulaşmanın asla mümkün olamayacağını düşünmüştüm. Alıntıladığım bölüm ise, yorum yapmadan bizzat tarihi bir kişiyi ve düşüncelerini anlatıyor. Sizden de bu bölümü felsefi derinliği de olan gerçek, tarihi bir hikâye gibi okumanızı rica ediyorum:
Budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan Siddhartha Gautama’dır. Budist inancına göre Gautama MÖ 500 civarında küçük bir Himalaya krallığının varisiydi. Etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi olduğunu görmüştü. İnsanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı, ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. Fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. Zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. Bir insanın tüm biriktirdiği şey buhar olup uçuyordu. Hayat manasız bir yarıştı. Peki, bundan kaçmanın yolu neydi?
Gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm malvarlığını arkasında bıraktı. Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. Aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu, ama hiçbir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. Yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. İnsanların çileleri ve ıstıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. Sonuçta mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. Acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.
Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. İnsanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler, ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. Bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler, çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.
Gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. Eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse, o zaman acı doğurmaz. Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.
Zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? Mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız? Gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. Bu teknikler, zihnin “şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” yerine “şu anda ne yaşıyorum?” sorusuna odaklanmasını sağlar. Bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur, ama imkânsız değildir.
Gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. Takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). Bu arzular tamamen dizginlendiğindeyse yerini Nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı “ateşi söndürmek”tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır. Nirvana’ya ulaşanlar tüm acılardan arınır, gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. Elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ıstıraba yol açmaz. Sürekli arzulamayan, acı çekmez.
Budist geleneğine göre Gautama’nın kendisi de Nirvana’ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. O andan itibaren de “Buddha”, yani “aydınlanmış kişi” olarak bilinmiştir. Buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: Arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. Bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir. 
Bunları okurken, yazarın Budizmin güzelliklerini anlatmaya çalıştığını düşünmeyin lütfen. Hayatı olduğu gibi kabul etmek mevcutta ki dinlerin ve felsefe görüşlerinin tamamında vardır zaten. Güzel olan bunun bu kadar matematiksel, analitik anlatılabilmesi. Ama anlamak uygulamak için yeterli değil maalesef ki. Misal; “Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz” cümlesi ne kadar güzel bir yaklaşımdır, güzel bir düsturdur. Ama uygulanması kolay mıdır?  
Bununla birlikte, biz zihnimizi eğittiğimizden ya da buna kafa yorduğumuzdan değil bilgi çağında yaşadığımız için sosyal medya, tv ve diğer sosyal imkânlar sayesinde zihnimize durmaksızın akan bilgiler, olaylar sayesinde olanı olduğu gibi yaşayıp bir sonrakine geçiyoruz. Yani Buddha gibi meditasyon tekniklerini uygulamak için çaba sarf etmemize gerek yok, mevcut dünya bizi yeterince transa geçiriyor zaten. İyi tarafı şu, Nirvana’ya çok yakınız…







*Çok karışık dinliyorum son zamanlarda, en çok beğendiklerim;
Geberiyorum- Athena, klibi harika (Ahmet Aslan'ın yorumu da çok güzel)
Çanakkale Türküsü- Paul Dwyer ve oğlu (Paul Dwyer'ın nerdeyse bütün şarkıları güzel, you tube'dan dinleyin derim)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder