Deniz sevgisi ortak bir sevgidir.
Özgürlüğe duyulan hasret, bilinmeze duyulan korku, huzura duyulan sevgidir.
Denizdir kabukları yoran, denizdir karnında heyecan kelebeklerini barındıran.
Hep sevmişimdir denizi. Yaşadığım
şehirde uzak da olsam denize, uçmak, kaçmak istediğimde ilk varacağım son
durağım olmasını ille de istediğim yerdir.
Eskiden insanlar tedavi olmak
için girerlermiş denize. Şimdi bile çocuk doktorları, yazın çocuğunuzu mutlaka
denizle buluşturun ki kışın hastalanmasın derler. O kadar büyük, o kadar sonsuz
bir şifa kaynağıdır. Sohbet arkadaşıdır deniz, yanında mis gibi kokan bir kahve
ve dertli dertli tellenen bir cigara ile.
Hele bir de maviyse deniz,
müptelası olursunuz. Girerken ilk ürperme, ilerledikçe hem korku hem daha
ileriye gitme arzusu eşlik eder bedeninize. Yüzerken arada denizin içine
bakarsınız sanki yaşarken hayatın içine bu kadar berrak bakabiliyormuşsunuz
gibi. Hayatınız akıp giderken bu kadar korkmazsınız hâlbuki olacaklardan. Ama
girdiyseniz bir kere özgürlük sınırlarına, korku arkadaşınız olur. Çünkü
korkarak büyütülürüz biz, yasaklardan, bilinmezlerden, hatta çok gülmekten
bile.
-Çok güldüm, hayırdır inşallah
diye söylenmemizin sebebidir bu
korku. Bebekler doğar doğmaz denize bırakıldıklarında hemen yüzerler. Bilimsel
olarak zaten anne karnında suyun içinde olmalarından değildir bunun tek sebebi,
doğduğunda korkunun çeşidi yoktur bebek için, yalnızca korkuya ayak uydurmanın içgüdüsüyle
yüzerler hemen.
Dedim ya maviyse daha da müptela
olunur diye, maviye dair de yazılacak çok şey var aslında. O ayrı bir
yazının hatta bir kitabın konusu olabilir pekâlâ. İnsanın en arsız özelliğine
kanarak, ufak bir megalomaniyle okuyorum bir yandan mavi seven insanların ortak
özelliğini;
Mavi rengi seven insanlar genellikle sakin, düzenli, güvenilir, sadakat
sahibi, barışçı, pozitif ve içe dönüktür.
Olmayacak artık biliyorum ama bir
kızım olsa adını Mina koyardım. Farsça ’da “Mavi”, Sanskritçe ’de “Okyanus”, “Deniz” anlamında. Doğmayan ama
bilinmez bir yerde bana kucak açacak kayıp bebeklerimin adını Mina koydum ben
de…
Mina Urgan’dan gelsin o zaman;
İlk sevgilim çikolata kokardı
Son sevgilim ölüm
Ben ölüm kokan son sevgilimi sevdim en çok
Çok şaşırtıcıydın
Sisler içinden ansızın çıkıveren
Görkemli gemiydin
Denizden fırlayıp taklalar atan
Kocaman gümüş balıktın
Yemyeşil karpuza saplanan
Kara saplı bıçaktın
Çok şaşırtıcıydın çok
Sesini duyunca
Ötüşmeye başlar
Göğüs kafesimdeki
O suskun kuşlar
Uğuldayan lodosta
Martı çığlıklarından da
Daha acı gelir bana
Senin söylediklerin
Güneşlerde ısınmış bir kayasın,
Sağlam, sıcak, suskun
Denizlerin tuzu teninde
Saçlarında yosun kokusu
Hezarfen Ahmet Çelebi gibi
Bırakıverdim kendimi Galata Kulesi’nden
Düşer gibi oldum bir ara
Martılar yetişti hemen
Aralarına aldılar, martı yaptılar beni
Doğru sana uçtum
Kondum iki kaşının arasına
Çıplak daldım senin denizine
Bir ahtapot sarıldı bana
Girdi bedenimin dokuz deliğine
Senin derinliklerine inemeden
Can verdim kanlı sularda
....
Bu blog’u açmama yardım eden, benimle birlikte yazma yolculuğuna adım atan, okumaktan hiç bıkmayan, ilk göz ağrım, ciğerparem, güzeller güzeli yeğenim, Deniz’im, iyi ki varsın.
İlham kaynaklarıma
teşekkür için kelimeler yeterli gelmiyor maalesef bu gece, birlikte dinlediğimiz
şarkılar, türkülerle alırım belki gönüllerini. İlki bu geceye özel;
Koray
Avcı- Sen
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilBu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
YanıtlaSil