23 Aralık 2015 Çarşamba

DENİZE DAİR

Deniz sevgisi ortak bir sevgidir. Özgürlüğe duyulan hasret, bilinmeze duyulan korku, huzura duyulan sevgidir. Denizdir kabukları yoran, denizdir karnında heyecan kelebeklerini barındıran.
Hep sevmişimdir denizi. Yaşadığım şehirde uzak da olsam denize, uçmak, kaçmak istediğimde ilk varacağım son durağım olmasını ille de istediğim yerdir.
Eskiden insanlar tedavi olmak için girerlermiş denize. Şimdi bile çocuk doktorları, yazın çocuğunuzu mutlaka denizle buluşturun ki kışın hastalanmasın derler. O kadar büyük, o kadar sonsuz bir şifa kaynağıdır. Sohbet arkadaşıdır deniz, yanında mis gibi kokan bir kahve ve dertli dertli tellenen bir cigara ile.
Hele bir de maviyse deniz, müptelası olursunuz. Girerken ilk ürperme, ilerledikçe hem korku hem daha ileriye gitme arzusu eşlik eder bedeninize. Yüzerken arada denizin içine bakarsınız sanki yaşarken hayatın içine bu kadar berrak bakabiliyormuşsunuz gibi. Hayatınız akıp giderken bu kadar korkmazsınız hâlbuki olacaklardan. Ama girdiyseniz bir kere özgürlük sınırlarına, korku arkadaşınız olur. Çünkü korkarak büyütülürüz biz, yasaklardan, bilinmezlerden, hatta çok gülmekten bile.
-Çok güldüm, hayırdır inşallah
diye söylenmemizin sebebidir bu korku. Bebekler doğar doğmaz denize bırakıldıklarında hemen yüzerler. Bilimsel olarak zaten anne karnında suyun içinde olmalarından değildir bunun tek sebebi, doğduğunda korkunun çeşidi yoktur bebek için, yalnızca korkuya ayak uydurmanın içgüdüsüyle yüzerler hemen.
Dedim ya maviyse daha da müptela olunur diye, maviye dair de yazılacak çok şey var aslında. O ayrı bir yazının hatta bir kitabın konusu olabilir pekâlâ. İnsanın en arsız özelliğine kanarak, ufak bir megalomaniyle okuyorum bir yandan mavi seven insanların ortak özelliğini;
Mavi rengi seven insanlar genellikle sakin, düzenli, güvenilir, sadakat sahibi, barışçı, pozitif ve içe dönüktür.
Olmayacak artık biliyorum ama bir kızım olsa adını Mina koyardım. Farsça ’da “Mavi”, Sanskritçe ’de  “Okyanus”, “Deniz” anlamında. Doğmayan ama bilinmez bir yerde bana kucak açacak kayıp bebeklerimin adını Mina koydum ben de…


Mina Urgan’dan gelsin o zaman;

İlk sevgilim çikolata kokardı
Son sevgilim ölüm
Ben ölüm kokan son sevgilimi sevdim en çok
Çok şaşırtıcıydın
Sisler içinden ansızın çıkıveren
Görkemli gemiydin
Denizden fırlayıp taklalar atan

Kocaman gümüş balıktın
Yemyeşil karpuza saplanan
Kara saplı bıçaktın
Çok şaşırtıcıydın çok
Sesini duyunca
Ötüşmeye başlar
Göğüs kafesimdeki
O suskun kuşlar
Uğuldayan lodosta
Martı çığlıklarından da
Daha acı gelir bana
Senin söylediklerin
Güneşlerde ısınmış bir kayasın,
Sağlam, sıcak, suskun
Denizlerin tuzu teninde
Saçlarında yosun kokusu
Hezarfen Ahmet Çelebi gibi
Bırakıverdim kendimi Galata Kulesi’nden
Düşer gibi oldum bir ara
Martılar yetişti hemen
Aralarına aldılar, martı yaptılar beni
Doğru sana uçtum
Kondum iki kaşının arasına
Çıplak daldım senin denizine
Bir ahtapot sarıldı bana
Girdi bedenimin dokuz deliğine
Senin derinliklerine inemeden
Can verdim kanlı sularda

....


Bu blog’u açmama yardım eden, benimle birlikte yazma yolculuğuna adım atan, okumaktan hiç bıkmayan, ilk göz ağrım, ciğerparem, güzeller güzeli yeğenim, Deniz’im, iyi ki varsın.

İlham kaynaklarıma teşekkür için kelimeler yeterli gelmiyor maalesef bu gece, birlikte dinlediğimiz şarkılar, türkülerle alırım belki gönüllerini. İlki bu geceye özel;
Koray Avcı- Sen



3 yorum:

  1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil