İnternette blog gezintisi
yaptığınız zaman görürsünüz ki, blog yazarları ayda en az 2 kere yazmaya dikkat
ediyorlar. İyi bir blog nasıl olmalı dendiğinde de yine Google veriyor cevabı
ve bloğu hiç boş bırakmayacaksın, gündem dolu olacak diyor. Ben bloğumu
açarken, hiç bu çabalara girmeyeceğim, içimden geldiği gibi yazacağım dedim
kendi kendime. Ama sonra baktım ki, benim bu konuda özel bir çaba sarf etmeme
gerek yok; ülkemde olanlar bizim normal yaşamamızı bile zorlaştırıyor, değil
durmadan yazmak, konuşmak bile anlamsız kalıyor. Gerçi, artık hepimiz
klavye/akıllı telefon kahramanıyız. Maalesef, kılımız bile kıpırdamıyor
yazmaktan başka.
Bir önceki yazımı yazarken,
umutsuzluk içindeydim çünkü yurdumun başkentinde bir patlama olmuş ve bir sürü
can gitmişti. O umutsuzluk içinde kendimi şarkılara vererek, böyle zamanlara
ilaç gelebilecek şarkıları yazmıştım. Daha ben ilham perilerimin yeni ziyaretinin
şerefine nail olamadan, bu patlamanın üzerinden bir ay bile geçmeden ikinci bir
patlama oldu. Artık, şarkıyla, türküyle avunacak, dinleyip boş verecek halde
değiliz artık bir şeyler yapmamız lazım diye düşünürken Simurg geldi aklıma.
Simurg kimdir bilir misiniz?
Simurg, Farsça’dan gelen
bir kelimedir. Farsça ‘si’, ‘otuz’ demektir, ‘Murg’ ise ‘kuş. Yani Simurg, otuz
kuş demektir. Literatürde Zümrüd-ü Anka yani küllerinden doğan kuş olarak da
isimlendirilir. Bununla ilgili 2 tane rivayet var;
1. Rivayete göre;
Simurg- Zümrüd-ü Anka kuşu 1700
yıl yaşayan, iyiliksever bir doğası olan ve kanatlarının bir dokunuşu her türlü
hastalık veya yarayı tedavi edebileceğine inanılan bir kuşmuş. Anka Kuşu,
ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva
inşa etmeye başlamış ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvamış. Daha
sonra güneş ışınlarının yuvasındaki kuru dalları yakmasını ve yanarak ölmeyi
beklemiş. Yanarak ölmüş ve efsaneye göre küllerinden yavru bir Anka Kuşu olarak
doğmuş. Bu yüzden Hristiyanlık dahil birçok dinde yeniden varoluş, diriliş
sembolü olarak benimsenir.
2. Rivayete göre;
Kuşların hükümdarı olan Zümrüd-ü
Anka, Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Ama onu gören
olmamış. Bir dönem gelmiş ki kuşlar ülkesinde, sıkıntılar, yalanlar dolanlar,
huzursuzluklar ard arda geliyor, haksızlığın önü bir türlü kesilmiyormuş.
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Simurg
ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Simurg’un
yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Bir gün
uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var
olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna
gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler. Kaf dağına
varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, Bu vadilerin her biri bir
diğerinden daha çetinmiş:
Birincisi; İSTEK, ikincisi; AŞK,
üçüncüsü; USTALIK, dördüncüsü; KANAATKÂRLIK, beşincisi; YALNIZLIK, altıncısı;
ŞAŞKINLIK ve yedincisi; YOKLUK vadileriymiş.
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru
uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar
yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce ‘Aşk
Denizi’nden geçmişler sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden’ uçmuşlar. ‘Hırs Ovası’nı
aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne’ sapmışlar. Kuşların kimisi ‘Aşk Denizi’ne’ dalmış,
kimisi ‘Yalnızlık Vadisi’nde’ kopmuş sürüden. Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi
kıskanıp batmış göle.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle
olan aşkını hatırlayıp, Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri
yüzünden kafese kapatılırmış), Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış,
Baykuş yıkıntılarını, Balıkçıl kuşu bataklığını özlemiş…
Ve nihayet beş vadiden geçtikten
sonra gelen Altıncı Vadi ‘Şaşkınlık’ ve sonuncusu Yedinci Vadi olan ‘Yokluk
Vadisi’nde’ bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye
sadece otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca bir ses duymuşlar;
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla yahut
daha eksik gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Burası bir aynadır.”
Öğrenmişler ki ‘Simurg – otuz
kuş’ demekmiş. Onların her biri birer Simurg’muş. Anlamışlar ki aradıkları
kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Ben, Simurg’u düşünüp rivayetleri
de araştırınca, her ikisini de millet
olmak, hep birlikte özümüze dönmek için bir işaret olarak algıladım. Kül olmak
ya da hep kullandığım “dibi görmek” deyimleri göreceli kavramlardır. Kimine
göre çoktaaan kül olduk bile kimine göre de dünyanın en müreffeh ortamındayız,
ne kül olması ne dibi. Ben diyorum ki, bırakalım artık bunları ve kendimize bir
ayna tutalım. Bırakalım bir kurtarıcı beklemeyi, hikâyedeki o 7 vadiyi geçmek
bize vız gelir tırıs gider, ilki “istek”. Önce isteyelim, birlik olalım ve bu
ülke için mücadele verdiğimiz, kazandığımız o Öz’e dönelim.
* Bu dönemin psikolojisinden
herhalde, “Buluta Yükü Sorulmazmış” sözü pek dokundu bana.
Feridun Düzağaç-Kül
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder