29 Nisan 2016 Cuma

VENİ VİDİ VİCİ

Bugün benim doğum günüm. Yolun yarısını geçtim, devam ediyorum. Bu yıl daha doymuş hissediyorum kendimi. Her şeye, hatta vazgeçemediğim alışkanlığım olan mükellef sofralar kurup yemek yemeye bile doydum sanki. Ayaküstü azıcık bir atıştırma bile yetiyor bana. Şöyle bir bakıyorum da;
  • Deneme-yanılma yapmıyorum artık, ne istediğimi, kimden isteyeceğimi biliyorum ve tabi istediğimi nasıl alacağımı da.
  • Ne zaman güzel olduğumu ne zaman paspal olduğumu biliyorum ve her iki halimden de aynı derecede memnunum.
  • Büyük ve önemli görüşmelere, toplantılara, buluşmalara giderken makyaj, fön gibi özel hazırlıklara ihtiyaç duymuyorum artık. Doğru zamanda doğru tonlamayla yapılan analitik konuşmaların estetik görünümden daha etkili olduğunu, daha akılda kalıcı olduğunu öğrendim.  
  • Kimseden beklentim yok, ama hayattan beklentim çok.  Maalesef henüz hayattan da bir şey bekleyemeyecek kadar eremedim, Nirvana’ya daha çok var herhalde.
  • Hiç kimseye hiçbir şey için rol yapma ihtiyacı duymuyorum, kendiliğinden gelişiveriyor her şey ve bi bakıyorum ki sonuç iyi olmuş ya da ben artık sonuç nasıl olursa olsun “iyi oldu boş ver” diyebiliyorum.
  • Küçücük bir an nefes kesiciyse eğer o an’ı yaşamak için fazla düşünmüyorum artık. Kerhen yaşanmamalı hiçbir şey, gerçekten istiyorsan yapmalısın diyorum kendime.
  • 20 yaşımdan beri kendi ayaklarımın üzerindeyim. Ama artık her açıdan ayaklarımın üzerindeyim, bağımlı değil bağlıyım, ben bi de kendim savaşıyoruz hayatla.
  • Kaprislerim tatile çıktı, mutlu edeyim mutlu olayım istiyorum ya, kaprisle vakit kaybetmeye hiç niyetim yok. Arada tırnaklarım çıkıyor tabi ama o kadar da olsun artık canııım, ne o öyle terliksi hayvan gibi hep yumuşak hep yumuşak.
  • Dünyanın en masum ve anlamlı kelimelerini öğrendim ve sıklıkla kullanıyorum, cebren çocuklarıma da kullandırmaya çalışıyorum;

    • Nasılsın?
    • Peki
    • Özür dilerim
    • Teşekkür ederim
    • Sen nasıl istersen
    • Seni seviyorum
    • Üzülme üzülürüm
    Bazen bir kelimenin yarattığı pozitif enerjiyi aylar yıllar uğraşsanız yaratamazsınız.
  • Hep “küçük hanımefendi, beyefendi” olarak büyütülürüz ya,
Öyle olur olmaz sevgimizi gösteremez, olur da terbiyesizlik yapıp sevgisini göstere göstere yaşayana da “şşşt aile var” diye müdahale ederiz ya,
Artık hiç umurumda değil bunlar, sıkı sıkı sarılmayı, içime çekerek koklamayı, sevdiklerimi öpücük manyağı yapmayı seviyorum, kime ne…
  • 13 yaşında bir çocukken yine deli gibi kitap okuma merakıyla “Şeytan/ The Exorcist” kitabını okumuştum. Kitapta 13 yaşındaki bir kız çocuğunun ruhuna şeytan giriyordu. Kitabı okuduktan sonra korku nedir bilmeyen, mahallenin erkek çocuklarını döven kız gitti ve karanlıktan korkan, evdeki çıt sesine bile uyanan korkak bir tavuk geldi. Ama artık bilinmeyen/görünmeyenlerden değil, Keanu Reeves’in Constantine filmindeki gibi aramızda yaşayan şeytanlardan korkmaya başladım. Gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız ama gerçeğini ayamadığımız, anlayamadığımız katillerden, tecavüzcülerden ve her türlü sapıktan daha çok korkuyorum.
  • Korkulardan bahsetmişken; iyi niyetle bulunduğum girişimlerde yanlış anlaşılma korkum da kalmadı artık. Varsın cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülü olsun, varsın bu girişim yanlış anlaşılsın ve hatta kötü niyetle karşılık bulsun, iyi niyetli olduğumu halik bilmese de malik bilir elbet.
  • Takdir edilmenin ve takdir etmenin, ne büyük nimet/meziyet olduğunu da biliyorum artık. Nazım Hikmet’in, "Yüzüne karşı kimseyi övmeyin. Övene kolay övülene zordur “ sözünü unutmadan güzel yapılan her şeyi takdir etmeye dikkat ediyorum.
 
Velhasıl kelam, büyüdüm ben canlar, yine bir yaş daha büyüdüm. Belki fark etmediğim, belki dile dökemediğim daha bir sürü şey öğrendim büyürken. Geldim, biraz gördüm ama henüz yenemedim. Yenmek mümkün mü, sanmam…
 

*Veni Vidi Vici: “Geldim, Gördüm, Yendim”. Bu cümle Julius Sezar tarafından Roma senatosu'na yazılmış Zela Savaşındaki zaferini anlatan mektupta geçer. Sezar, İtalya'nın Pompei ilçesinde Pontus'lu Pharnaces II'ye karşı kazandığı zaferin ardından Roma Senatosuna gönderdiği mektupta bu cümleyi kullanmıştır. 

* Kitap sayfalarından fal bakar gibi, gözlerimi kapadım ve doğum günümde kimi, hangi şarkıyı dinlemek istiyorum diye düşündüm, Zülfü Livaneli geçti aklımdan. Ondan dinlemeyi çok sevdiğim şarkı olsun bugün kulağımda, ay hadi dinlemişken ışığı kapatıp çakmaklarımız elimizde biz de söyleyelim, konsere gidemiyoruz madem, konser bize gelsin J

Zülfü Livaneli-Karlı Kayın Ormanı



20 Nisan 2016 Çarşamba

ÖMÜR



Canlılara ömür dağıtımı yapılıyormuş. Önce eşeğe sorarak başlamışlar.

- “Sana 60 yıl ömür veriyoruz, ömrün boyunca itaat edeceksin, dayak yiyeceksin, yük taşıyacaksın, sürekli çalışacaksın”

Eşek:

- “60 yıl ömür bana çok fazla, bunun 35 yılını kesin, 25 yıl bana yeter” demiş. Kabul edilmiş...

Sonra sıra köpeğe gelmiş. Köpeğe demişler:

- Sana 30 yıl ömür veriyoruz. Her an sadık olacaksın, ne verirlerse yiyeceksin, evleri bekleyeceksin.

Köpek:

- “30 yıl ömür bana çok fazla. Bana 15 yıl yeter. 15 yılını kesin” demiş, kabul edilmiş...

Sıra maymuna gelmiş. Maymuna demişler:

- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Ömrün boyunca şaklabanlık yapacaksın, daldan dala atlayacaksın insanları eğlendireceksin...

Maymun:

- “20 yıl ömür bana çok fazla 10 yılını kesin bana 10 yıl yeter” demiş. O da kabul edilmiş...

Sıra insana gelmiş. İnsana demişler:

- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Her şeyin sahibi sensin herkes sana itaat edecek..!

İnsan:

- “20 yıl ömür bana çok az, şu 20 yıla eşeğin almadığı 35 yılı, köpeğin almadığı 15 yılı ve maymunun almadığı 10 yılı ekleyelim” demiş. Kabul edilmiş.

 
İşte bu yüzdendir ki insanlar 20 yıl insan gibi yaşadıktan sonra; 35 yıl Eşekler gibi çalışıp emekli olur, 15 yıl köpek gibi evi bekler. Son 10 yılını da maymun gibi şaklabanlık yapar torunlarını eğlendirirmiş...
 

Bu hikâyenin birçok farklı versiyonu var internette. İnsan, eşek, köpek ve maymun aynı ama talep ettikleri yıllar hepsinde farklı. Hangisi orijinal bilmiyorum ama emeklilik yaşımıza göre düşününce en mantıklısı bu gibi geldi. Ben ilk defa 10-11 yaşlarındayken rahmetli babamın kitaplarından birinde okumuştum bu hikâyeyi. Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’in Kanser Koğuşu isimli kitabıydı. Değil 10 yaşında 20-30 yaşında bile okunması zor bir kitaptı. Zaten ben de bu hikâyeden sonrasını okuyamamıştım. Maalesef kitabı saklayamamışız, evde bulamadım, internetten bulabilir miyim ve kitaptaki hikâyeyi yazabilir miyim diye araştırdım, ama sahaflar dışında satışını bulamadım. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, kanser hastalarının tedavi gördüğü 13 numaralı koğuş ve kanser ile mücadele eden 9 tane erkek üzerine kurulu. İnsanların ölüm karşısındaki çaresizliği ve eşitliği anlatılıyor.
 

Oldum olası beylik sözler içeren şeyleri okuyamadım. %100 Düşünce Gücü gibi kitaplar hiç bana göre olmadı. Sosyal medyada sürekli paylaşılan özlü sözleri de bu yüzden sevmiyorum. Çünkü herkesin doğrusu farklıdır. Doğru, neye nereden nasıl baktığına göre değişir. Tek bir doğru varmış gibi, herhangi bir konuda ahkâm kesilmesine sinir oluyorum. Ama bu hikâye herkes için asgari düzeyde bir doğruluk barındırıyor. Orta halli bir Türk ailesinde büyüyen küçük bir kızın, okuduktan yıllar sonra bile bu hikâyeyi hatırlamasının sebebi budur belki de. Yani kendisinin de bir gün eşek, köpek, maymun olacağını tahmin etmesi. Evet sonunda oldum işte, şimdi eşeğim. Sırtımdaki yük de ne kadar çalıştığım da çok önemli değil. Bunu görevim olarak görüyorum. Emekli olup, köpekliğe terfi edeceğim zamanları iple çekiyorum. Maymun olur muyum ya da kaç yıl maymun olarak kalırım bilmiyorum ama o kadar yaşarsam kaçınılmaz olarak maymun olmayı da kabulleneceğimi biliyorum.  

İşin özü şu ki, ne eşek olmak koyuyor bana ne köpek ne de maymun olmak. Her ne olursam olayım mutlu olayım istiyorum. Hayatın sevdiklerimizi, alışkanlıklarımızı teker teker elimizden aldığını düşünürsek mutlu olmak veya “mutlu olmak” konusunda sürdürülebilir bir başarı elde etmek mümkün değil. Yaşamak çok çok zor. Bu yüzden, hayat bana göre yalnızca eldekilerle mutlu olma çabasından ibaret. Ebeveynlerinden birini kaybetmişsen diğeriyle yetinip mutlu olmaya çabalarsın. Her ikisini de kaybedersen artık çocukluğunu da kaybetmişsindir, çocuklarınla ya da kendinle mutlu olmaya çabalarsın. Yani bakış açımızı her daim değiştirmek zorundayız. İşler güçler, ilişkiler bunlar hepsi gelip geçici şeyler. En azından ben böyle bakıyorum artık hayata…

Madem Alexander Soljenitsin’den bahsettik yine onun güzel bir sözüyle bitirelim. Yine herkesin doğrusuna hitap etme ihtimali yüksek bir kelam eylemiş Soljenitsin;
 

"Bizi mutlu kılan yaşama düzeyimiz değil, duyuş, hayata bakış açımızdır. Bu ikisi daima elimizdedir. Onun için bir insan isterse her zaman mutlu olabilir. Ona kimse de engel olamaz."
 

 
* Bu aralar daldan dala atlıyorum. Farklı farklı şeyler dinliyorum. Baharı göremeden yaza geçtik. Ama ben baharda kaldım, ruhumda bir gün yağmur yağıyor, bir gün güneş açıyor.

Yağmurluyken;      Cengiz Özkan-Erkan Oğur- Oy Akşamlar
Güneşliyken;         Badem- Bana Kara Diyen Dilber
                           Mehmet Atlı- Karanfil Eken Bilir


 



5 Nisan 2016 Salı

AŞIK İLE MAŞUK

Âşık Maşuk’unu çok sever,
Maşuk’un da kendisine karşı boş olmadığını hissetmektedir aşık.
Ancak cesaretini toplayıp da bir türlü sevdiğine açılamaz.
Aradan günler aylar geçer.
Artık bu şekilde devam edecek gücü kalmadığını hisseder aşık.
Sonunda dayanamaz ve Maşuk’un evine gider, kapısını çalar. İçerden bir ses:

- Kim o?

Âşık cevap verir:

- BEN im!

Maşuk içerden seslenir:

- Git buradan!

Âşık bu cevaba çok üzülür. İnanamaz bir türlü, beklemediği bir cevaptır bu …
Ama elden de bir şey gelmez,
Üzgün bir şekilde ayrılır Maşuk’un kapısından…
Dağlar, ovalar dolaşır aşık.
Aşkından ölecek hale gelir.
Lakin içindeki yangını bir türlü söndüremez
İçindeki hiç sönmeyen bu ateş, onu tekrar Maşuk’a yönlendirir,
Bir kez daha Maşuk’un evine gider ve kapısını çalar. İçerden bir ses:

- Kim o?

der. Âşık cevap verir:

-BEN im.

Maşuk içerden seslenir.

- Git buradan!

Âşık deliye döner.
Aşkının karşılık bulamamasına bir türlü anlam veremez,
Üzgün, perişan, şaşkın bir halde,
Kendini yollara vurur yine.
Maşuk’un aşkıyla erir de,
Neden böyle davrandığına akıl sır erdiremez bir türlü.
Günler ayları, aylar yılları kovalar.
İçindeki ateş bir türlü sönmez Aşık’ın,
Maşuk’un aşkıyla yandıkça yanar içi,
Alevler kora dönüşür…
Dayanamaz yine,
Gider Maşuk’un evine, çalar tekrar kapısını. İçerden bir ses:

-Kim o?

Âşık cevap verir:

-SEN im, SEN…

Maşuk içerden seslenir:

-Buyur, gel içeri o zaman

Ne kadar güzel bir hikâye değil mi? Üstelik bu hikâye bizim folklorumuza da yansımış. Hani, vücutların surat şeklinde boyanıp, yüzlerin bir bez ile örtünüp, biri erkek diğeri kız karakteri olan ve iki oyuncu tarafından müzik eşliğinde oynanan bir ortaoyunumuz var ya işte onlar benim size yukarıda anlattığım hikâyeyi canlandırıyorlar. Bu oyunları çok saçma bulsam ve bu hikayenin ütopik ama bir o kadar da romantik yapısına uygun bulmasam da itiraf etmeliyim ki, her işin sonunu oynamaya/dans etmeye bağladığımız zengin kültürümüzle gurur duyuyorum. Biz mutlu olmak isteyen, bunun için çabalayan bir milletiz.



Aslında, basit bir ortaoyundan veya hikayeden daha derin bir felsefesi var Aşık ile Maşuk’un. Özellikle Mevlana’nın öğretilerinde geniş yer verilir. Mevlana’ya göre, Aşık’san aslında Maşuk’sun, çünkü sevdiğinde yok olan hem Aşık hem Maşuk’tur. Yine tasavvuf açısından bir sufi’nin ömrü aşk’tan ibarettir.

Maalesef henüz kendimi ne tasavvuf ne de felsefe konularında derinlere inecek kadar hazır hissetmiyorum. Belki de o yüzden, bu hikâyeyi yıllar evvel henüz genç bir kızken ve evlenmemişken duyduğumda düşündüklerimle şimdiki düşüncelerim arasında hiçbir fark yok. O zaman da düşündüğüm ilk şey; “bir insanın diğerini “ben sen’im” diyebilecek kadar sevebilmesi, bu kadar aşık olabilmesi mümkün mü” idi. Hâlâ aynı şeyi düşünüyorum; mümkün değil. Ha mümkün olsa güzel mi olur o da tartışılır aslında, yani iki kişisiniz ama tek renksiniz. Düşünsenize sinirli bir anında bir kadına “ben yoğum aslında hayatım sen varsın” derseniz ne olur? Ne demek istiyorsun şimdi sen, hatalı ben miyim diye bir tokat geliverir soldan soldan :)

Şakası bir tarafa, “ben” olmaktan vazgeçip “sen” olabilmenin iki örneği var bana göre; birincisi –ben dahil çevremdeki kimsenin o seviyeye ulaşmasını mümkün görmemekle beraber- ilahi aşk, diğeri de, anne-babanın evlatlarına, evlatların da anne-babalarına duydukları sevgi. Bir kişiye duyulan aşk, başka bir duygu ve tıpkı Mevlana ile Şems örneğindeki gibi aşk, içinde kendinden vazgeçmeyi barındırıyorsa o aşkta mutlaka ilahi bir dürtü var demektir. O da bizim ufkumuzu aşar.

Niyetim, sadece Aşık ile Maşuk’un hikayesini anlatmaktı, benim çok sevdiğim bir hikayedir çünkü. Ama altına bi şeyler yazmadan da edemedim. Bu kadar romantik bir giriş yapıp böyle bağladığım için kızmayın bana lütfen. Ben idealist bir sosyalist ve gerçekçi bir romantiğim. Bugün yaşanılan güzel şeylerin yarın unutulduğu, ilişkilerin günlükten öteye gidemediği, evliliklerin gerçek aşk ve sevgi ile değil daha çok toplumda belli bir sosyal statü elde etmek için yapıldığı ve sonra yine sosyal medya aracılığıyla evlilikler, aşklar, sevgiler üzerine ahkâmlar kesildiği bir dönemde Aşık ile Maşuk’tan bahsetmek bile cesaret istiyordu. Ben yaptım, en azından hikâyelerde güzel şeyler olduğunu anımsamak istedim. 




* Güzel bir grup ve güzel bir şarkı keşfettim (Ahmet Hakan yazısında bahsetmişti, iyi ki bahsetmiş,  çok sevdim seslerini)

     İmera- Emri Olur