Bugün benim doğum günüm. Yolun yarısını geçtim, devam
ediyorum. Bu yıl daha doymuş hissediyorum kendimi. Her şeye, hatta
vazgeçemediğim alışkanlığım olan mükellef sofralar kurup yemek yemeye bile
doydum sanki. Ayaküstü azıcık bir atıştırma bile yetiyor bana. Şöyle bir
bakıyorum da;
- Deneme-yanılma yapmıyorum artık, ne istediğimi, kimden isteyeceğimi biliyorum ve tabi istediğimi nasıl alacağımı da.
- Ne zaman güzel olduğumu ne zaman paspal olduğumu biliyorum ve her iki halimden de aynı derecede memnunum.
- Büyük ve önemli görüşmelere, toplantılara, buluşmalara giderken makyaj, fön gibi özel hazırlıklara ihtiyaç duymuyorum artık. Doğru zamanda doğru tonlamayla yapılan analitik konuşmaların estetik görünümden daha etkili olduğunu, daha akılda kalıcı olduğunu öğrendim.
- Kimseden beklentim yok, ama hayattan beklentim çok. Maalesef henüz hayattan da bir şey bekleyemeyecek kadar eremedim, Nirvana’ya daha çok var herhalde.
- Hiç kimseye hiçbir şey için rol yapma ihtiyacı duymuyorum, kendiliğinden gelişiveriyor her şey ve bi bakıyorum ki sonuç iyi olmuş ya da ben artık sonuç nasıl olursa olsun “iyi oldu boş ver” diyebiliyorum.
- Küçücük bir an nefes kesiciyse eğer o an’ı yaşamak için fazla düşünmüyorum artık. Kerhen yaşanmamalı hiçbir şey, gerçekten istiyorsan yapmalısın diyorum kendime.
- 20 yaşımdan beri kendi ayaklarımın üzerindeyim. Ama artık her açıdan ayaklarımın üzerindeyim, bağımlı değil bağlıyım, ben bi de kendim savaşıyoruz hayatla.
- Kaprislerim tatile çıktı, mutlu edeyim mutlu olayım istiyorum ya, kaprisle vakit kaybetmeye hiç niyetim yok. Arada tırnaklarım çıkıyor tabi ama o kadar da olsun artık canııım, ne o öyle terliksi hayvan gibi hep yumuşak hep yumuşak.
- Dünyanın en masum ve anlamlı kelimelerini öğrendim ve sıklıkla kullanıyorum, cebren çocuklarıma da kullandırmaya çalışıyorum;
- Nasılsın?
- Peki
- Özür dilerim
- Teşekkür ederim
- Sen nasıl istersen
- Seni seviyorum
- Üzülme üzülürüm
Bazen bir kelimenin yarattığı pozitif enerjiyi aylar yıllar uğraşsanız yaratamazsınız.
- Hep “küçük hanımefendi, beyefendi” olarak büyütülürüz ya,
Öyle olur olmaz sevgimizi
gösteremez, olur da terbiyesizlik yapıp sevgisini göstere göstere yaşayana da
“şşşt aile var” diye müdahale ederiz ya,
Artık hiç umurumda değil bunlar,
sıkı sıkı sarılmayı, içime çekerek koklamayı, sevdiklerimi öpücük manyağı
yapmayı seviyorum, kime ne…
- 13 yaşında bir çocukken yine deli gibi kitap okuma merakıyla “Şeytan/ The Exorcist” kitabını okumuştum. Kitapta 13 yaşındaki bir kız çocuğunun ruhuna şeytan giriyordu. Kitabı okuduktan sonra korku nedir bilmeyen, mahallenin erkek çocuklarını döven kız gitti ve karanlıktan korkan, evdeki çıt sesine bile uyanan korkak bir tavuk geldi. Ama artık bilinmeyen/görünmeyenlerden değil, Keanu Reeves’in Constantine filmindeki gibi aramızda yaşayan şeytanlardan korkmaya başladım. Gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız ama gerçeğini ayamadığımız, anlayamadığımız katillerden, tecavüzcülerden ve her türlü sapıktan daha çok korkuyorum.
- Korkulardan bahsetmişken; iyi niyetle bulunduğum girişimlerde yanlış anlaşılma korkum da kalmadı artık. Varsın cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülü olsun, varsın bu girişim yanlış anlaşılsın ve hatta kötü niyetle karşılık bulsun, iyi niyetli olduğumu halik bilmese de malik bilir elbet.
- Takdir edilmenin ve takdir etmenin, ne büyük nimet/meziyet olduğunu da biliyorum artık. Nazım Hikmet’in, "Yüzüne karşı kimseyi övmeyin. Övene kolay övülene zordur “ sözünü unutmadan güzel yapılan her şeyi takdir etmeye dikkat ediyorum.
Velhasıl kelam, büyüdüm ben canlar, yine bir yaş daha
büyüdüm. Belki fark etmediğim, belki dile dökemediğim daha bir sürü şey
öğrendim büyürken. Geldim, biraz gördüm ama henüz yenemedim. Yenmek mümkün mü,
sanmam…

