29 Şubat 2016 Pazartesi

SEZEN


Esti yine bana, Sezen dinlerken ilham perileri ziyarete geldiler, yazmak istedim deli gibi

Zaten ne zaman Sezen dinlesem, ya kızıyorum ya dalıyorum uzaklara. Kızıyorum çünkü, bu kadar derin yazabilen, söyleyebilen birinin siyasi anlamda popüler olmasını hiç hazmedemedim. Elbette ki onun da söyleyeceği sözleri var, hep içinde mi tutsun. Tutmasın, konuşsun ama öyle yanlış zamanlarda konuştu ki, ben şarkılarında kaybolurken birden irkildim ve uzaklaşmak istedim ondan. Kendisini,” yetmez ama evet”çiler güruhunda konumlandırmasını kabullenemedim herhalde.

Lisedeyken edebiyat öğretmenimin söylediği bir söz daha doğrusu bir kıssa vardı, çok sık kullanırım onu, tam da Sezen’den bahsederken cuk oturacak;

Farz edin ki bir bahçıvanınız var ve dünyanın en güzel güllerini yetiştiriyor sizin için. Ama bu bahçıvanın bir kusuru var, akşam olup da evine çekildiği zaman içiyor da içiyor, sabahlara kadar. İçiyor diye ona kızar mısınız yoksa o güzel güller için bu kusuru görmezden gelir misiniz?

Ben hep gülleri tercih ettim, bu kıssayı hatırladığım herkes için aynı oldu, hiç değişmedi bu. Ne okudum kitabın yazarının ne de dinlediğim şarkıyı söyleyenin ne de çalıştığım insanların, ürettiklerine gölge düşürmeyen kusurlarına takılı kaldım.

Konumuz Sezen; zekâsından, duygularından, esprilerinden ve şirinliğinden bahsetmeyeceğim, şarkılarının sözleri onu anlatıyor zaten. Kafanız bi dünyayken, şöyle 1 saat kendinize ayırsanız ve bu 1 saatin herhangi bir bölümüne Sezen’i alsanız, ne de güzel şeyler olur ondan bahsedeceğim. Bakın yalnızca şarkı dinleyerek havanızı nasıl değiştireceksiniz J

Derdimiz her neyse sebebi biziz, çünkü biz masum değiliz
Masum Değiliz: Her dinlediğimde ağlarım. Bu ülkenin bütün dönemlerini kapsayan bir şarkı. Biz hiç masum olmadık. Yazıldığında ve Sezen söylediğinde faili meçhuller başa belaydı, şimdi terörün ve kirli politikanın bin bir türü, hem de bütün dünyada. Dediği gibi, boğazımıza kadar pisliğe battık; “Eller günahkâr, diller günahkar, bir çağ yangını bu dünya günahkar”.

Bir Çocuk Sevdim :  Masum Değiliz’i her dinlediğimde arkasından mutlaka bu şarkıyı dinlerim. Çocuk masumiyeti, hüznü ve kurtuluşu simgelediğinden midir, “ben böyle yürek görmedim, böyle sevgi” sözlerindeki tılsımdan mıdır bilmiyorum ama şarkı benim vazgeçilmezlerimden.
Yalnızız be blog

Yalnızlık senfonisi: İşte efsane bir şarkı, “Anladım sonu yok yalnızlığın” sözüyle insanın yüreğine acıtarak girip “Yokluğumla ben baş başayız” diyerek kanata kanata çıkıyor. Dibi görmeden rahata kavuşmak ne mümkün, işte dip bu şarkıda.

Yeter üzüldüğümüz,  hadi yeniden büyümeye

Farkındayım: Elimde bastonla gezerken bile “bu kızı yeniden büyütmeliyim, kor ateşlerde yürütmeliyim” diye mırıldanarak gezeceğim, ömrümün şarkısı. Kendini hiçbir zaman “Ol’mamış” görenlerin şarkısı. Her yaşın, her psikolojinin, her depresyonun ilaç şarkısı.

Alayına isyan ama gülümsemeyi unutmadan, “bir kedim bile yok”…
Gülümse: Bir güzel dostla birlikte öğrenmiştim bu şarkının sözlerinin Kemal Burkay’a ait olduğunu. Şarkıda isyan var ama o kadar naif, o kadar içten ve o kadar zararsız ki. Madem kendimize isyan ediyoruz, en çok kendimize nazik olmalıyız değil mi?

Hazır efkârlanmışken çiçeklenelim biraz
Yine mi Çiçek: Sezen bu şarkıyı Cihan Okan’la birlikte söylüyor. Klibiyle değil, Meral Okay ve eşi Yaman Okay’ın birbirlerine aşkla baktığı görüntüyle dinleyin.

Bu büyük insanları görüp de Aşk’a gelmesek olmaz
Deli Kızın Türküsü: Sezen’den delisi yok orası kesin. Başka kim “beni ya sevmeli ya öldürmeli” der ki. Hani yeni yeni bir sürü şarkı çıkıyor ya Aşk’a dair, daha hiç biri bu kadar etkili olamadı benim için.

Keskin Bıçak: Normalde bazı şarkıları yalnızca Sezen’den dinlemeyi isterim. Ama bu şarkıyı her söyleyene yakıştırıyorum. Demek şarkı ne kadar damar, ne kadar arabesk ki herkese gidiyor. Hele şu 1 saatlik efkâr dağıtma oturumuna çok güzel gidiyor.
Livaneli hatırına
Belalım: Sözleri Zülfü Livaneli ve Sezen Aksu’nun ortak ürünü, beste Livaneli’ye ait. Bir Livaneli hayranı olarak, herhangi bir ortamda müzikten bahsedip de onu es geçmek olmazdı. Diğer Zülfü şarkılarına kıyasla daha arabesk bir tınısı var ama yine de efsanedir bence.
Sona geliyoruz, artık hem aşk dolu hem de hınzır şarkılar…
Unuttun mu Beni: Benim uzun yolculuklarımın şarkısı. İlk defa, Bursa-Balıkesir yolunda araba kullanırken ve denize gitmeliyim hissiyatıyla tatile giderken dinlemiştim. Sonra da hiç çıkmadı bu şarkı aklımdan, her canım sıkıldığında ilk bu şarkıyı dinler sonra ötekilere geçerim. Bodrum’u hatırlatıyor bana, püfür püfür esen deniz havasını, mavi panjurlu beyaz evlerini ve güzel çiçeklerini.
Bakın bu son 2 şarkıyı sevdiceğinizle dinleyin, bir kadın ağzından çıkmış bu sözleri sizinle dinleyip de üzmeye devam eden erkeğin alnını karışlarım J
Erkek Güzeli 
Kaçın Kurası
Bakın 1 saat doldu bile ve gerçekten iyi geldi bana. Dikkatimi çekti yalnız, şarkıların tamamı eski, acaba ben Sezen’i takip etmeyi mi bıraktım yoksa Sezen mi eskisi kadar güzel şarkılar yapmıyor. Bilemedim ?

Son söz: Kitap okumayan ama sosyal medya sayesinde kültürlü olan canım ülkemden duvar yazıları, seçkiler:

Kendinizi başkasına anlatmayın
Sizi sevenin buna ihtiyacı yoktur
Sevmeyen de inanmayacaktır zaten

Bize değer verenleri ağlatır, vermeyenler için ağlarız
Bizim için hiç ağlamayacaklara değer veririz
Garip ama gerçek
Bir kez bunu anlasak değişmek için hiçbir zaman geç değil

 Herakletios

17 Şubat 2016 Çarşamba

ŞUBAT


ŞUBAT

Bir Şubat gününde kısa ama etkili bir diyete girişmişken ve açlıktan kendimi nerelere vuracağımı şaşırmışken, yakın dostum bloğumu bir ziyaret edeyim dedim. Niyetim, şöyle kallavi bir yazı yazmaktı ama olmadı, öyle edebi şeyler döktürmek hiç içimden gelmedi, bu yazı çıktı. Ama bakın tamamen doğal, organik yani içimden geldiği gibi.

Şubat ayını yazayım dedim çünkü niyeyse bu kısacık ayda öyle çok şeyler oluyor ki, insanın psikolojisi bozuluyor. Hele bu yıl, dünya ülkeleri savaş çığırtkanlığı yaparken ve biz üzerimizdeki ölü toprağıyla olana bitene melmel bakarken, herkeste bir yılmışlık, bir keyifsizlik almış başını gidiyor. Biliyorum hangi ayda olduğumuzdan bağımsız olarak, mutlu olmak artık çok zor ama bu kısacık aya da bir mutluluk sığdıramayacaksak vay halimize. Ha gündem buna izin veriyor mu, hayır, kabul ediyorum, öyle bir ortamdayız ki azıcık gülmeye çalışsak bir yerlerden bir « Höööt » sesi geliveriyor. Mesela bir haber okudum, aynen alıyorum:

Diyanet’in fetvasında, “müziğin mutlak haram olmadığı” belirtilerek, “ancak cinsel arzuları tahrik eden şarkıları söylemek ve onları dinlemek günahtır” dedi.

Önceki fetvaları da düşününce şöyle bir sonuç çıkıyor; evlada bile şehvet duymak normal ama tahrik eden müzik dinlemek günah. Hâlbuki yurdumun neredeyse bütün hareketli türkülerinde bazen ufak bazen çok bariz tahrik unsurları var. Hemen benim gibi, kavuşmayan düğmeleri, Osman agaları, bala benzeyen bi şeyleri hatırlayıp günaha girmeyin rica ederim. Eğer dini bütün bir Müslüman olmak istiyorsanız, yalnızca ağır türküler dinleyin, bi kere Tarkan’ı kafadan silin, tendeki kuytulara şarkı yapmış Sezen’i hatırlamayın bile, Yıldız Tilbe, Nazan Öncel falan bitmiştir artık sizin için.

Birbirimize olan sevgimizin, bağlılığımızın bile tükendiği, rutine binen her şeyi değiştirdiğimiz, başkalarına, başka uğraşlara zıp zıp zıpladığımız bu son dönemlerde, kalıcı olan nadir şeylerden birine, müziğe de el attılar, hep birlikte gülerek oynayarak şarkı türkü dinlemek de günah oldu iyi mi?

Bir de bu ay icat edilen bir pembe taksi olayı var, ondan haberiniz var mı? Hani pembe taksiler güvenli olacak, ona binersek problem olmayacak ama pembe değilse ve biz binmişsek o taksiye, maazallah tecavüz de olursa “E sen de aranmışsın ama ne işin vardı sarı takside” denebilecek ya, hah işte ondan bahsediyorum. Sosyal medya görev başında tabi, yaka kartları çıkmış hemen, üzerinde şöyle yazıyor;

“Biz pembe taksiye binmeyeceğiz, siz insan olmayı öğreneceksiniz”

Yani artık Nazım Hikmet’in hasretinden yanıp tutuştuğu memleketimde, insanlığı bulmak meziyet, insanlığa çağrı ise ayrıca bir yaratıcılık istiyor.

Eyy benim güzel ülkem, nereye gidiyorsun nereye…

Bu garabet Şubat ayının tek güzelliği, Cemre’nin havaya düştüğü tarihte 2. Oğlumun doğmuş olması. Bakın ben kendime bu güdük ay için bir mutluluk sebebi buldum, sıra sizde.


Şubat Ayı Neden En Kısa Aydır?

Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes'e emir verir.

Sosigenes de takvimin ilkelerini şöyle saptar:

Her yıl 365 gündür.
Her yıldan 6 saat artar.
Artan saatler 4 yılda bir, bir tam gün eder.
Dördüncü yıla bir gün olarak eklenir.
O yıl 366 gün olur.

366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diger 6 ay 31 günden oluşur.

Peki, 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olmalı?

Yüce Sezar emir verir :
365 gün çeken yıllarda en son aydan bir gün düşülsün.

Böylece şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.

Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş : JULIUS, yani JULY (Temmuz).

Sonradan imparator olan Augustus, kıskanmış tabi Sezar'ı ve sonraki aya kendi ismini vermiş: AUGUSTUS, yani AUGUST. (Ağustos)

Ancak Julius Sezar'ın ayı 31 günken Augustus'un ayı 30 gün olur mu?

O da emir vermiş :
Yılın son ayından 1 gün daha alın, benim ayımı da 31 gün yapın!

Zavallı Şubat'tan 1 gün daha alınmış ve Ağustos'a eklenmiş.

O gün bu gündür şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün,
Sezar'ın ayı Temmuz ve Augustus'un ayı Ağustos da peş peşe 31 gün oluvermişler.


*Günaha Son Çağrı: Tümer-Entarisi Ala Benziyor (dinleyin, eğlenin sonra 3 kere tövbe edin)