11 Ekim 2017 Çarşamba

SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbir şeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz

Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak

Sen benim hiçbir şeyimsin

Atilla İlhan

23 Ağustos 2017 Çarşamba

YAZ GÜNLÜKLERİ-VOLUME 2

Yaz bitti bitecek ben hala yaz günlükleri tutuyorum canlar, sevdiğim şeylere pek doyamıyorum ben. Malum bir önceki yazımda, yazın fit olmak ve fit kalmaya yönelik tüyolar vermiştim (bakın gittikçe çok bilmiş bloggerlara benziyorum). Bu yazımda da nasıl bronz olunur biraz anlatayım dedim.
 
Şaka şaka, hiç öyle öğüt, nasihat, tüyo, tavsiye verecek biri değilim, en fazla ben ne yaptım, nasıl yaptım’ı anlatabilirim. Yine yazın yapmayı en sevdiğim aktivitelerden birinden bahsedeceğim; YÜZMEK.
 
Efenim, bu yaz yine bir son dakika planıyla ailecek kendimizi Fethiye’ye atma fırsatı bulduk. Uzun zamandır merak ederdim ben Fethiye’yi, çünkü çarşaf gibi sakin, temiz deniz dediğimde herkes Fethiye-Ölüdeniz derdi ama gitmek bir türlü nasip olmamıştı. Ha gittim de Ölüdeniz’e mi gittim, maalesef hayır. Eğer siz de benim gibi, Fethiye demek Ölüdeniz demek diye düşünüyorsanız (benim kadar cahilseniz diyemedim, nazik bir kimseyimdir) baştan uyarayım, Fethiye kocaman bir yer ve merkezden Ölüdeniz’e 18 km yol var.
 
Biz, Fethiye Çalış mevkiinde bir otele gittik. Otele girer gitmez klasik olarak ilk deniz kenarına gittim. Sakin deniz bekleyen bendeniz’in karşısına koca koca dalgalı bir deniz çıktı, üstelik gittiğimiz gün Fethiye’de bir yağmur bir yağmur sormayın gitsin. Ama moralimi bozmadım, ertesi sabah erkenden attım kendimi denize. Çalış mevkiinde de sabahları çarşaf gibi sakin bir deniz varmış meğer ama kıyıdan iki adım sonra derinleşiyor. Çok berrak değil, oğlum su gözlüğüyle altımızda bir sürü balık olduğunu gördü ama ben yüzerken çıplak gözle göremedim balıkları. Sonunda bu sene, “denize giricem alıp başımı gidicem” hayalimi gerçekleştirdim. Üstelik uzun süre denizde kalma, yüzme konusunda da kendimce rekor kırdım sanırım çünkü her girdiğimde en az 1,5 saat kaldım denizde. Şimdi gelelim sadede, şimdi çaktırmayan tüyolar, hasedimden yıkıldığım konular ve sızlanmalar var;
  • Kesinlikle sakin denizde yüzmek çok daha güzel ama dalgalı denizde de bol bol oyun oynanabilir. 
  • Denize girmek demek ille kulaç atarak, yok kurbağalama yok kelebek yüzerek deli gibi yorulmak demek değil. Sakin sakin denizle bir bütün olmak, onu dinlemek ve yürür gibi, konuşur gibi, yemek yer gibi yüzmek gibisi yok. 
  • 2 saate kadar denizde kalmak demek, durduğunuzu düşündüğünüz anda bile aslında ellerinizin, kollarınızın, bacaklarınızın sürekli hareket etmesi demek. Bu da bütün vücudun çalışması yani mükemmel bir egzersiz demek. 5 günlük tatilden döndüğümde beni gören herkesin söylediği ilk şey, “aaa tatilde zayıflamayı nasıl başardın” oldu.
  • Ben denizle bu kadar haşır neşirken, güzellik, alımlılık açısından niye torpilli yaratıldıklarını hep sorguladığım Avrupa’lı turistler sahilde, kavurucu güneşin altında güneşleniyorlardı. O kadar saat sıkılmadan yatıp nasıl güneşlenebildiler, o karidese dönen kıpkırmızı vücutları gece uyurken nasıl acımadı, acıdıysa ertesi gün nasıl yine aynı şekilde gelip güneşin altında yatabiliyorlardı hala çözebilmiş değilim. Ama ben 5 günün sonunda onlardan daha bronzdum, çünkü beni güneş + deniz ikilisi yaktı. Üstelik ben de bembeyaz bir tene sahibim, üstelik ben sadece akşam saat 16.30-18.00 arası güneşlendim. 
  • Eskiden denizden çıkınca hemen güzel bir şeyler yemeyi, yanına da soğuk bir şeyler içmeyi çekerdi canım. Sanırım son yıllardaki sağlıklı besleneceğim, fit kalacağım diye debelenme uğraşlarım sonunda işe yaramaya başladı. Bu sene denizden çıkınca hep meyve çekti canım (ay biliyorum çok tatsızım, çok renksizim). Akşam yemeklerinde aldığım meyveleri, peçetelere sarıp sabah denizden sonra yerim diye ayırıyordum.  
  • En eğlenceli olduğu düşünülen, benim ise ağzımı gözümü büzerek iştirak ettiğim aktivitemiz ise Aquapark. Kayarken ki heyecanı muhteşem, heyecan seven bir insan olarak o ana bayılıyorum ama düşmesi kötü. Bir de direkt havuzun dibine çöküyorsunuz, o dipten çıkmak, dikkatli olmamışsan su yutarak çıkmak berbat. Oğlumun umurunda değildi tabi, defalarca defalarca kaydı, kaydırdı bizi. Denizden güneşten dolayı değil, aquaparktan dolayı yandık. Kaymanın, kayıp da sert düşmemenin, yanmamanın tüyoları varsa beklerim efenim. 
Bu yazıda kitaplardan bahsedemiyorum çünkü uzun zamandır kitap okuyamıyorum. Ama canım nasıl okumak istiyor, nasıl oturup film seyretmek istiyor anlatamam. İnşallah bir daha ki yazımda kitaplardan, filmlerden bahsedeceğim.
 
Turgut Uyar’ın ölüm yıldönümü vesilesiyle en sevdiğim şiirini yayınlamasam olmazdı.

GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları  da
Göğe bakalım 
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım 
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

* Tarkan - Bal Küpü (İşveli cilveli, çok sevdim)
   Tarkan - Ben Senin (Önce sözlerini okuyun sonra dinleyin, atarlı tokatlı)




5 Temmuz 2017 Çarşamba

YAZ GÜNLÜKLERİ-VOLUME 1

Uzuuun bir aradan sonra, güneşli günler gelince, havalar “şükür artık yaz geldi” dedirtince benim de aklıma sevgili bloğum geldi.
Bizler yani kadınlar yaz gelince ilk ne yaparız?
Tabi ki diyet. Sürekli “ay nasıl giricem o pikinilerin içine” nidaları eşliğinde internetten, eşten dosttan zayıflama tüyoları, yürüyüşlere başlamalar, spor salonlarına kayıtlar… Bugün, yazın ilk günlüğünü bu oldukça ehemmiyetli konuya ayırıyorum efenim.
Sevgili hanımlar;                                                         
  • Bir kere şunda anlaşalım, “yaz geldi psikolojim bozuldu, herkes tatile gidiyor, o sanatçılar falan cıbıl cıbıl hep tatildeler valla” durumlarını bir tarafa bırakalım. Bizim psikolojimiz genelde bozuk. Kışın hava kapalı diye, yazın nasıl zayıflarım, nasıl tatil yapabilirim, ne giyerim, ne yerim diye diye biz kendimize mutlaka dert edecek bir şey buluruz. Cem Yılmaz’ın dediği gibi boşuna değil ayda bir update olmamız. Geçecek bunlar merak etmeyin.
  • Zayıflama konusunda herkesin her dediğini uygulamayın, her bünye farklı.  Misal, detoks müthiş bir şey dediler, 1-2 gün yalnızca sıvıyla besleniyorsun en az 1 kilo gidiyor dediler. Zaten hepi topu 5 kilocuk  fazlam var (doğumlardan sonra her seferinde 28-30 kilo zayıflayan bendeniz için 5 kilo denmez, kilocuk denir), onun birazını detoksla veririm belki diye denedim. Efendim ilk gün sadece çay, çorba, su nev’i şeyler tüketip hiç katı yemedim. Gece 24.00 itibariyle benim canım midem açlıktan, sokaktaki kedilerle yarışır bir halde “maaaww” diye bağırıyordu. Takmadım, sabaha kadar ağladı midem garibim ama dinlemedim, sabah aç karnına kalktım tartıldım 1 kilo almışım. You tube’taki delirmiş insancık videolarına benzer bir şekilde, üzerine çıktığım teraziyi kırk parçaya bölmek üzereydim, la havle’lerle geçiştirdim. 2. gün de denedim, sonuç aynı. Eşinizin, “yaw gece de yatağa kedi gelmişti sanki” dalgalarına maruz kalmak istemiyorsanız, vücudunuzun detoks’a uygun olup olmadığını bi tartın öyle yapın derim canlarım.
  • Bununla birlikte, gerçekten incelten yöntemler yok mu var, ben şahsen bana uygun olanları denedim buldum ve uyguluyorum. Misal;
    • Gece uyumadan önce toz tarçınlı yağsız süt içiyorum, sabah tok uyanıyorum.
    • Gün boyu 2 lt. su içerdim, 3 lt’ye çıkardım ama suyun içine limon ve çubuk tarçın atıyorum. O kadar alıştım ki artık sade su çok yavan geliyor. Yalnız bunu uygulayacaksanız şuna dikkat edin, çok tanımadığınız biriyle yan yana yürüyorsanız, yürüdükçe o kadar suyla dolmuş bünyeden gelecek “lık lık lık” sesini göze alarak, böyle bir yürüyüşten en az 1 saat evvel mideye suyu gönderdiğinizden emin olun.
    • En has yemeklerim, içinde envayi çeşit bulunan salatalar oldu. Öğle yemeklerinde, kısırlı, mısırlı (az olacak tabi), bol yeşillikli, az yağlı, biraz rendelenmiş havuçlu salata, hiç burun kıvırmayın alışınca nefis oluyor.
    • Akşamları 1 kase yoğurtlu kara buğday yiyorum. Doyuyor muyum tabi ki hayır, yatmadan 2 saat evvel bir de meyve yiyorum. Vallahi yine doymuyorum ama yatmadan önce içtiğim tarçınlı süt iyi geliyor.
    • Uzun zamandır devam eden bir “inceltici korse” modası var, belki duymuşsunuzdur. Yıllar evvel ilk doğumumdan sonra denemiştim, “ayy nefes alamıyorum” nidalarıyla çıkarmıştım. Şimdi onun çengellileri çıkmış. Hani şu kovboy filmlerinde kadınlar böyle bir direğe sarılırlar, arkalarındaki kadın da korsenin ipliklerinden çeker de çeker, bel incecik olacak şekilde ayarlanıp bağlanır ya işte o mantıkla üretilmiş. Belki kullanabilirim diye denemek için aldım, aynen filmlerdeki gibi sıka sıka giyiyorum. İşe yarıyor gerçekten, en azından göbek içerde duruveriyor. Ayrıca, korse sayesinde göğüsler de kalça da daha dik duruyor, postür ciddi güzel görünüyor yani. Eski kadınlar biliyorlar bu işi. Benim gibi ilk başlarda bunun faydasına ikna olmakta zorlanıyorsanız şöyle düşünün; uzun süre sargı beziyle sarılan kolunuz bile incelmiyor mu kardeşim, hem Çinli kadınlar eskiden ayakları küçük olsun, belleri ince olsun diye sıkı sıkı bağlamıyorlar mıydı, kovboyların hanımlarının gobeği mi vardı, hah işte o mantık.
    • Bu yıl henüz uygulamaya başlayamadım ama kesinlikle biliyorum en iyi incelme yöntemi, yürümek. Öyle az buz değil günde en az 5 veya 7 km. yürümek. En kısa zamanda yine dere tepe yürümeyi hedefliyorum.
Elbette ki bunlar benim vücuduma uygun öneriler. Ben biliyorum ki, az ama sık yemek bana iyi gelmiyor. Ayrıca sırf az ama sık yiyeceğim diye yemediğim yeşillikli yemekleri bile sever, yer oldum. Sağ olsunlar diyetisyenler sayesinde artık yemek seçmiyorum. Lütfen siz de kendinize uygun olan zayıflama yöntemini belirleyin ve ona göre bir program uygulayın. 
Kitaplar;
Homo Deus:
O kadar okudum okudum sonra havalar ısınınca bir rehavet geldi bana, okuyamıyorum, her boş anımda telefonumda oyun oynuyorum. Ama azimliyim, kendimle kavga ede ede Homo Deus kitabını bayağı okumayı başardım. Gerçi şimdiye kadar çoktan bitmiş olması gerekirdi. Ama bunda yazarın bu kitapta biraz daha derin konulara girmiş olmasının ve ilk kitap kadar akıcı olmamasının da etkisi büyük.
Cesur Yeni Dünya:
Kitap, 1932 yılında Aldous Huxley tarafından yazılmış ve olmayan bir dünyayı anlatıyor. Bebekler kuluçka merkezlerinde üretiliyor, anne babalık söz konusu bile değil. Yaşam düsturu; “Herkes herkes içindir”. Bu yüzden cinsellik serbest, karı koca kavramı yok. Canı isteyen herkes istediğini yaşayabilir. Çünkü yaşam mutluluk üzerine kurulu ve yazar bedensel hazzın mutluluğun sırrı olduğunu anlatıyor. Ya da tam aksi, bedensel hazzın geçici bir mutluluk sağladığını asıl mutluluğun bu olmadığını anlatıyor. Kitabı bitirebilirsem anlayacağım inşallah.
 
*Grup Yorum- Yeni Baştan
Dean Martin-Sway
(İki şarkının birbiriyle hiç alakası yok ama bu benim işte, daldan dala)

25 Nisan 2017 Salı

KENDİNİ BİL !


Ne demek kendini bil?
İnsan kendini nasıl bilebilir?
Haddini bilmek gibi bir şey mi? Hani son günlerin moda hitabıyla “Eyyy… sen kimsin, haddini bil, kendini bil” deyince karşındaki hemen anlayıp haddini, kendini bilebilecek mi?
Öyle hap gibi bir şey mi, yutunca şıp diye aydınlandığın ve “hah işte ben buyum” diyebileceğin türden bir şey mi?
Yine kafamda deli sorular, yine bi sürü monologlar, kafayı yemeler.
Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde yazdığı ve felsefede yedi bilgeden biri olarak kabul edilen Sparta’lı Khilon’un söylediği rivayet edilen iki kelimelik bir cümle KENDİNİ BİL !
Matrix filminde de Neo’nun kahini ziyaretinde, evin girişinde yazıyormuş (ben izlerken hiç dikkat etmemiştim).
Oldum olası öğretici, çokbilmişlik içeren şeylerden uzak durdum. Eskiden çok meşhur olan %100 düşünce gücü ve onun türevleri/benzerleri olan kitapları da bu yüzden okumadım, okumam da. Dolayısıyla, bu yazıda; insan kendini nasıl bilebilir gibi fikirler yürütmeyeceğim. Dediğim gibi bu bir monolog, sorulardan, şahsi düşüncelerimden ve araştırıp öğrendiğim birkaç bilgiden ibaret olacak söyleyeceklerim.
Ben kimim?
Bir soluktan mı ibaretim?
Yoksa düşüncelerimin, duygularımın, davranışlarımın bir ürünü müyüm? Duyduklarım mıyım, yoksa söylediklerim mi?
Ailem kim? Nerede yaşıyorum? Hangi ülkenin/kültürün/coğrafyanın insanıyım? Neleri severim, neler beni mutlu eder, neler beni üzer, rahatsız eder?
Bunlar az çok hepimizin cevaplayabileceği sorular. Ama acaba bunları cevaplayınca ben kendimi bilmiş, tanımış mı olacağım?
11 Mart 2014’te yayınlanan Psychology Today dergisinde EQ (duygusal zeka) kavramını ortaya atan kişilik psikologlarından John D. Mayer’in makalesi ‘kişisel zeka’ya sahip insanların kendilerini anlamayı ve kim olduklarını bilmeyi başaran kişiler olarak tanımlıyor. Bir diğer deyişle, bu insanlar kendi sınırlarını ve eksiklerini de en iyi şekilde tartan insanlar. Mantıklı düşünme silsileleri sayesinde, çevrelerindeki insanların belli durumlarda nasıl davranacaklarını da öngörüyorlar. Genelde dostlarının ve iş arkadaşlarının kendilerini nasıl gördükleriyle ilgili de doğru tahminlerde bulunuyorlar, yarattıkları imajla ilgili net bir algıları var. Yani, kendilerini çözdükleri gibi, başkalarını da doğru okuyorlar.
Peki buna göre, IQ’su (zeka katsayısı, skoru) EQ’sundan daha yüksek bir insanın kendini bilmesi daha mı zor? Kimi İslam bilginleri, kendini bilen rabbini de bilir diyor. Yani, akıl devreye girince kendini bilmek zorlaşıyor çünkü konu yaratanı aramaya mı yöneliyor?
Sonuç olarak diyeceğim ama bir sonucu yok bu konunun, üzerinde tartışılabilir ancak bir yere varılması, gerçekten kendini bildiğine, bulduğuna tanıdığına inanan ve buna bizi inandıran birinin sözleriyle mümkün olabilir belki. Dolayısıyla, iki kelimeden ibaret gibi görünen bu sözü yalnızca şuralıyım, aslında ailemin kökeni de şurdan, en çok şunu yemeyi severim falan diyerek değil felsefi  derinliğini anlamaya çalışarak düşünmek gerekiyor.  
Madem bir şey bilmiyorsun neden yazdın diyeceksiniz. Okuduğum kitapların her ikisinde de bu konuya yönelik şeyler var da ondan sardım bu konuya. Hazır kitaplardan bahsetmişken, kısa kısa  onlardan da bahsedeceğim şimdi. Ayrıca, Sokrat’ın dediği gibi bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir der ve efendi gibi kapatırım konuyu.

Homo Sapiens;
Bayıla bayıla okudum, doymadım tekrar okuyacağım. Ama bu kez elimde kalemim defterim, notlar alarak okuyacağım. Kendini Bil ! sözünü bu kitapta okudum ve kaynağını araştırmaya başladım. Yazara göre bu sözün anlamı; ortalama insanın kendisiyle ilgili cahil olduğu ve gerçek mutluluğu da bilemeyeceğiydi. Freud muhtemelen bunu onaylardı (Yukarıda Sokrat’ın sözünü boşuna söylemedim, kendimi bilmem çok zor yani).
Bir de İgnoramus (Bilmiyoruz) kavramı var ve bunu şöyle açıklıyor yazar:
Cehaleti kabullenmek: Modern bilim, “bilmiyoruz” anlamına gelen Latince öğüde dayanır ve hiçbir şeyi bilmediğimizi varsayar. Bundan daha da önemlisi, şu ana kadar bildiğimizi sandığımız şeylerin zamanla yanlış çıkabileceğini de kabul eder; hiçbir kavram, fikir veya teori kutsal ve eleştiriden muaf değildir.
Kitapta anlatılan bir başka güzel konu da “kurgularımız”. Bizi diğer hayvan ve insan türlerinden ayıran temel özelliğimiz kurgulayabilmemiz:
Sadece Homo sapiens’in var olmayan şeyler hakkında konuşabildiği iddiası herkesçe kabul edilebilecek bir önerme. Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz. Peki bu neden bu kadar önemli? Sonuçta kurgu tehlikeli biçimde yanlış yönlendirebilen veya dikkat dağıtan bir şey olabilir.
Okuyun, gerçekten beyniniz yaprak yaprak bilgiye açılacak, tavsiye ederim.

Aşık Bir Adam;
İşte bu adama yani Karl Ove Knausgaard’a, bu adam kendini biliyor diyebilirim. Kendini acımasızca eleştiriyor, bütün sırlarını, mahremiyetini tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Bakın aynen şöyle;
Bayağı, yapışkan, sürüngen bir şey sızıyor benliğimden dışarı. Düşünceli davranmam gereken bir durumda kafa göz dalıyorum, öyle değil mi ve niye? Çünkü yalnızca kendimi düşünüyor, kendimi görüyor, kendimden dışarı sızıyorum. Başkalarına  iyi davranabilirim ama buna önceden hazırlanmam gerek. Kanımda olmayan bir şey. Doğamda yok.
İlk kitabı Kavgam’ı daha çok sevmiştim. Bu ikinci kitap, okunması zor, emek isteyen bir kitap. Edebiyat dünyasıyla ilgili ve yazarın kendi felsefi görüşleriyle ilgili bölümler çok fazla. Yine de, kitabın reklamlarında hep söylendiği gibi modern bir edebiyat selfisi. Oylum Yılmaz, kitabın konusunu çok  güzel ve net bir şekilde anlattığı için aynen alıntılıyorum:
İçinde hiçbir olağanüstülük olmayan bir aşk anlatımı var Knausgaard’ın. Bir kadına âşık oluyor, peşinden koşuyor, onun için kendini kesip, yaşadığı ülkeyi bile değiştiriyor, birkaç ay çok parlak zamanlar geçiriyorlar ve sonra sorgulamalar ve kavgalar başlıyor.
Kavgam’ı okuduysanız-ki bence mutlaka okuyun- bu kitabı da okuyabilirsiniz, biraz zorlanabilirsiniz ama Karl Ove her hâlükârda okutur kendini.
Şimdi okuduklarım; Homo Deus ve Cesur Yeni Dünya.
Bunları da sonraki yazılarımda anlatacağım.
 

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım 
MEVLANA

 

* Rag’n Bone Man: Human (Tam konumuza uygun, “Her şeyden önce ben bir insanım” diyor, son zamanlardaki favori şarkım)
Sezen Aksu: İhanetten Geri Kalan (Sezen’in eski güzel şarkılarını hatırlatıyor)
Ezginin Günlüğü: Fincana Kahve Koydum Gel (Sözleri bir başka, müziği bir başka, ben yine mest)

31 Mart 2017 Cuma

NİRVANA


Eveeet uzun bir aradan sonra yine felsefeye yönelik bir konuyla bloğumdayım .

Niye Nirvana? Çünkü, Nirvana ile ilgili son öğrendiklerim beni çok etkiledi. Bu yaşıma kadar ben Nirvana’nın yalnızca bir Amerikan müzik grubu ya da arkadaş sohbetlerindeki malum esprilerde, geyik muhabbetlerinde kullanılan bir terim olduğunu düşündüm. Daha derin bir felsefesinin olduğunu biliyordum, okumuştum da ama hiç ilgilenmemiştim. Çok okuyorum bu aralar, valla hava atmak için söylemiyorum, okumayınca rahatsız olacak kadar çok okuyorum. Müthiş bir doyum veriyor, okudukça öğrendikçe heyecanlanıyorum, öğrendiklerimi derinlemesine araştırmaya çalışıyorum, yani bir adrenalin ki sormayın gitsin.
Her neyse, neler okuduğumu neler neler öğrendiğimi bir sonraki yazımda detaylı anlatacağım ki, unutulmasın, onlar da bu arşivde kalsın. Şimdi Nirvana’ya dönelim; çok büyük bir keyifle okuduğum Homo Sapiens kitabında, yine okurken mest olduğum bir bölümü bloğuma aktarmak istedim. Bu aynı zamanda, birkaç ay evvel okuduğum Siddartha kitabının da ana konusu. Ben kitabı biraz ağır olduğunu düşünerek ve sıkılarak okurken aşağıya alıntıladığım şeyleri anlattığını anlamakla birlikte, bu felsefenin yani Nirvana’ya ulaşmanın asla mümkün olamayacağını düşünmüştüm. Alıntıladığım bölüm ise, yorum yapmadan bizzat tarihi bir kişiyi ve düşüncelerini anlatıyor. Sizden de bu bölümü felsefi derinliği de olan gerçek, tarihi bir hikâye gibi okumanızı rica ediyorum:
Budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan Siddhartha Gautama’dır. Budist inancına göre Gautama MÖ 500 civarında küçük bir Himalaya krallığının varisiydi. Etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi olduğunu görmüştü. İnsanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı, ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. Fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. Zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. Bir insanın tüm biriktirdiği şey buhar olup uçuyordu. Hayat manasız bir yarıştı. Peki, bundan kaçmanın yolu neydi?
Gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm malvarlığını arkasında bıraktı. Kuzey Hindistan’ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. Aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu, ama hiçbir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. Yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. İnsanların çileleri ve ıstıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. Sonuçta mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. Acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.
Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. Zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister, bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. Bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. Acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız. Öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. Ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. İnsanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler, ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. Bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler, çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.
Gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. Eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse, o zaman acı doğurmaz. Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.
Zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? Mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız? Gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. Bu teknikler, zihnin “şu anda ne yaşıyor olabilirdim?” yerine “şu anda ne yaşıyorum?” sorusuna odaklanmasını sağlar. Bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur, ama imkânsız değildir.
Gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. Takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). Bu arzular tamamen dizginlendiğindeyse yerini Nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı “ateşi söndürmek”tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır. Nirvana’ya ulaşanlar tüm acılardan arınır, gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. Elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ıstıraba yol açmaz. Sürekli arzulamayan, acı çekmez.
Budist geleneğine göre Gautama’nın kendisi de Nirvana’ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. O andan itibaren de “Buddha”, yani “aydınlanmış kişi” olarak bilinmiştir. Buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: Arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. Bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir. 
Bunları okurken, yazarın Budizmin güzelliklerini anlatmaya çalıştığını düşünmeyin lütfen. Hayatı olduğu gibi kabul etmek mevcutta ki dinlerin ve felsefe görüşlerinin tamamında vardır zaten. Güzel olan bunun bu kadar matematiksel, analitik anlatılabilmesi. Ama anlamak uygulamak için yeterli değil maalesef ki. Misal; “Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz” cümlesi ne kadar güzel bir yaklaşımdır, güzel bir düsturdur. Ama uygulanması kolay mıdır?  
Bununla birlikte, biz zihnimizi eğittiğimizden ya da buna kafa yorduğumuzdan değil bilgi çağında yaşadığımız için sosyal medya, tv ve diğer sosyal imkânlar sayesinde zihnimize durmaksızın akan bilgiler, olaylar sayesinde olanı olduğu gibi yaşayıp bir sonrakine geçiyoruz. Yani Buddha gibi meditasyon tekniklerini uygulamak için çaba sarf etmemize gerek yok, mevcut dünya bizi yeterince transa geçiriyor zaten. İyi tarafı şu, Nirvana’ya çok yakınız…







*Çok karışık dinliyorum son zamanlarda, en çok beğendiklerim;
Geberiyorum- Athena, klibi harika (Ahmet Aslan'ın yorumu da çok güzel)
Çanakkale Türküsü- Paul Dwyer ve oğlu (Paul Dwyer'ın nerdeyse bütün şarkıları güzel, you tube'dan dinleyin derim)