9 Aralık 2016 Cuma

BİR İNSAN ÖMRÜNÜ NEYE VERMELİ?

Yaşayan hiçbir insanın tam olarak net bir cevap veremeyeceği, belki de doğrudan sorulmaması gereken bir soruyla başladım. Başlıktaki cümle son zamanlarda pek bir dokunuyor zülfüyârıma.
Aslında sözleri Zülfü Livaneli tarafından yazılan bir türkünün adı bu. Önceki yazımda bahsettiğim ”Zülfü Livaneli- 50. Yıl Bir Kuşaktan Bir Kuşağa” albümünde, sesinin hastası olduğum Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu ile birlikte seslendiriyor. İlk dinlediğimde elbette ki ağladım yine salya sümük, sonra birkaç defa daha dinledim ama kendimi sıkarak, tutarak ve biraz gözlerimin dolmasıyla geçiştirerek. Siz de dinleyin, ağlamayın ama dinleyin, niye bir türkü dinleyip de bu konuda yazmaya başladığımı anlayacaksınız.
Efendim tekrar dönelim soruya; Bir insan ömrünü neye vermeli?
Ekşi, Uludağ, İnstela gibi sözlüklerde cevaplar verilmiş; anneye, çocuklara, neyi yapmak istiyorsa ona, sekse, eğitime, kendisine gibi türlü türlü komik veya anlamlı cevaplar var. Soru çok aptalca diyenlerin sayısı da hayli fazla. Zaten o yüzden diyorum ki bunun net bir cevabı yok. Ama yine benim kafamdaki matematik giriyor devreye, bir soruyu cevaplamayı kabul etmemenin iki yolu vardır ya o soruyu yok saymak ya da sorunun tam tersi tezleri savunmak. Böyle bir şeyi yok sayabilirsiniz ama bir insan ömrünü hiçbir şeye veremez derseniz ömrünü davasına adayıp bu uğurda ölenlere haksızlık etmiş olursunuz, ayrıca ispatı olan örnekler yüzünden sorunun tersi de geçerli olamaz. Yani, “Bir İnsan Ömrünü Bir şeylere Verebilir”. Örnekler çok, önce dönüp Anıtkabir’e bakmak bile yeterli.
Benim fikrim mi? Ben “neye vermeli”nin cevabını bulamadım -şahsen bir efsane olmadığım için belki de- ama soruyu değiştirip, ben neye verdim ömrümün şimdiye kadar ki kısmını diye soruyorum kendime. İşte buna cevabım net; Çalışmaya. Yalnızca çalıştım ben, önce iyi bir çocuk sonra iyi bir yetişkin olmaya. Yani herkes tarafından asgari düzeyde kabul gören “İyi” kavramını amaçlayarak, iyi insan olmaya çalıştım. Ders çalıştım, işimde, evimde çok çalıştım, sahip olmak istediğim her şey için çok çalıştım, sanki ömrümü çalışmaya verirsem, dönemsel olarak o an istediğim her şey olabilecek gibi düşündüm hep. Üstelik bunun her zaman geçerli olmadığını, akışın her zaman çalışmakla değiştirilemeyeceğini bilmeme rağmen. Belki başka bir seçeneğim olmadığındandır ya da belki başka seçenekleri göremediğimdendir.    
Hadi siz de düşünün bakalım, tam kafayı yedirtecek damardan bir soru; Siz neye verdiniz ömrünüzü?


YANGIN YERİ
Yaşamak bu yangın yerinde
Her gün yeniden ölerek
Zalimin elinde tutsak
Cahile kurban olarak
Yalanla kirlenmiş havada
Güçlükle soluk alarak
Savunmak gerçeği çoğu kez
Yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de öfkeyle dolarak
Toplanır ölü arkadaşlar
Her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği
Kimi kanını silerek
Kucaklıyor beni Metin Altıok
Aldırma diyor gülerek
Yaşamak görevdir yangın yerinde
Yaşamak insan kalarak


ATAOL BEHRAMOĞLU
 
NOTLAR
  • Ataol Behramoğlu bu şiiri, Sivas Madımak otelinin kundaklanması sonucu ölen arkadaşı Metin Altok için yazmış. Metin Altıok’un hayatını da okumanızı tavsiye ederim. Ben içeride olanların yaşadıklarını, hepsinin tek tek hikâyelerini çok okudum. Onlarla ilgili yazmayı çok istedim ama layık göremiyorum kendimi, ne yazsam anlamsız ve basit kalacak biliyorum.
  • Aynı otelde bulunan ve ölen Hasret Gültekin, “Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli” türküsünü çok güzel söyler, bir de ondan dinleyin derim.
  • Zülfü Livaneli’nin bahsettiğim albümünde birçok sanatçı onun şarkılarını söylemiş. İlk dinlediğimde Zülfü’nün sesini çok özlediğimi ve keşke bir de bu şarkıları kendisinin söylediği bir albüm yapsaydı dedim. Ama sonra alıştım diğer sesleri de dinlemeye. Bir de tüm şarkılarda müzikler, düzenlemeler o kadar güzel ki, anlatmam mümkün değil dinlemeniz, yaşamanız lazım. Hepsini tek tek yazayım dedim ama hepsinin yanına tek tek Mükemmel yazmaya gerek yok, işte en çok beğendiklerim:

Merhaba - Candan Erçetin
Gün Olur – Yaşar
Leylim Ley - Kardeş Türküler
Gözlerin - Yeni Türkü
Sevda Değil – Linet
Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor - Fazıl Say & Serenad Bağcan
Saat 4 Yoksun – Suavi
Sürgün - Aynur Aydın
Nefesim Nefesine – Ahuzar
İçimizden Biri - Fırat Tanış
Kuşların Vurulduğu Zaman – Rojin
Eski Tüfek (Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli) - Erkan Oğur & İsmail Hakkı Demircioğlu
Mayın - Cengiz Özkan
Atlı - Onur Akın
Yangın Yeri - Harun Tekin
Neylersin - Sevcan Orhan
Yalnızlık - Selçuk Balcı



9 Kasım 2016 Çarşamba

RUH YORGUNLUĞU

Yaz bitti kış geldi ya, artık herkeste bir yorgunluk var, neşemiz canlılığımız gitti. Ruhum yorgun diyor konuştuklarım, klasik bir matematikçi olarak; "insan ruhunu hissedemez ki ne biliyorsun ruhunun yorgun olduğunu" diye geçiriyorum içimden. Ben de onlar gibi hissettiğim için hemen kendim veriyorum cevabını; bedeni yorgun, manevi olarak da kendini yorgun hissediyorsa yani canı hiç bir şey yapmak hiç bir yere gitmek istemiyorsa, mel mel bakınıp etkisiz eleman olmak istiyorsa demek, geriye bir ruhu kalıyor o da yorgundur kesin diyorum. Çünkü ben aynen böyle hissediyorum. 
 
Yazacak, konuşacak çoook şeyler var ama hiç biri birleşip de güzel bir metin haline gelemiyorlar kafamda. Ama yazmak da istiyor canım. Ben de oluruna bıraktım, içimde de kalmasın yazayım dedim. Bugün yazım ordan burdan şurdan;
Hiç sevmem filozof gibi ağır sözler söylemeyi ama bu aralar algılarıma bi şeyler oldu, topluyor gördüğünü, beğendiğini. Bu blog bir bakıma benim kişisel arşivim olduğu için de not alıyorum;
  • Doğmak, ölmek kolay, zor olan yaşamak.
         (Uğur Yücel-Familya)
  • Tek başına mutsuz olmak biriyle mutsuz olmaktan iyidir.
          (Marilyn Monroe)
  • Bazısıyla tanışırsın, iki kelime eder ve gider. Bazısı da dalgalar gibidir, yükselir ve alçalır.
          (The Man Of Earth filminden-14 bin yıldır yaşayan bir insanın sözü)
  • Kierkegaard şöyle diyor; “İki insanın, birbiri içinde eriyip gitmesi demek olması gereken aşk, aslında iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir.” Cümlenin ilk bölümünde söylediği gibi; “Aşk, iki insanın birbirinin içinde eriyip gitmesi …”. Fakat sonra çatışmalar, kıskançlıklar … Nasıl buraya evrildi diye şaşırıp kalıyorsun. Bocalayıp umutsuzluğa kapılıyorsun ama bir süre sonra o da geçiyor.
         (Derya Alabora Röportajından-Ot Dergisi)


Bunlar bilincin saklı bir köşesine kaydedilecek özlü ve düşündürücü sözlerdi. Sıra yapılacaklarda;


Okunacaklar;


Hermann Hesse-SIDDHARTHA

Buddha ile tanışan ama senin öğretin de yetmez ben kendimi ve yaratıcıyı keşfetmek için aydınlanma yolumu kendim bulacağım diyen Siddartha’nın yolculuğunu anlatıyor. Çok kalın bir kitap değil ama zor ilerliyor, “insanın kendi özünü bulması, aydınlanması” fikri henüz benim için çok havada bir kavram olduğundan mıdır nedir süründürüyorum elimde kitabı.


Karl Ove Knausgaard- KAVGAM

Çok methini duydum bu kitabın. Ama devamı da varmış hatta 6 kitaplık bir seriymiş. Merak ediyorum hemen okumaya başlamak istiyorum ama nalet olsun benim şu “işimi yarım bırakmam” inadıma. Siddartha’yı bitirmediğim için bu kitabı indirip okuyamıyorum. Ben seri kitap okumayı seviyorum galiba. Yüzüklerin Efendisi, Ejderha Dövmeli Kız, Yabancı gibi seri halde kitaplar okudukça hep bir sonraki için heyecanlanıyorum. İlle bir adrenalin olacak yani.


Dinlenecekler;

Zülfü Livaneli- 50. YIL ÖZEL ALBÜMÜ

Kimler yok ki, hiç tahmin etmediğim bir sürü sanatçı çok sevdiğim Zülfü Livaneli şarkılarını seslendirmiş. Bu albümün tamamı henüz internette yayınlanmadı ama Teaser’da dinlediğimde şarkıların hepsini çok sevdim. Herkes çok güzel söylemiş. Ölmeden bir kere Zülfü Livaneli’yi canlı canlı sahnede izleme şerefine nail oldum. Ne olursa olsun şarkılarını onun ağzından dinlemek ayrı bir zevk ama herkes kendi sesinden kendinden bir şeyler katarak söylemiş şarkıları ve bence bir ömür dinlenecek bir albüm olmuş. İlk yapılacaklardan biri bu CD’yi almak.
(Ölmeden yapılacaklar diye bir liste yapsam, tiyatro sahnesinde Yıldız Kenter’i seyretmek diye bir madde de eklerdim. Şükür onu da yaptım)







* Buralar Yalan –Emre Aydın (Şoktaki Amerikalı’ların vatandaşlık için Kanada’ya akın ettiğini duyunca bu şarkı geldi aklıma. Welcome to our world)
Davetsiz Misafir - Buray (Çıtır çerez, keyif veriyor, tadı damağında kalıyor)
Million Years Ago – Adele (Güzel bir ses dinlemek için birebir. Son zamanlarda hep bu şarkıyı dinliyorum, Lyrics versiyonunu tavsiye ederim)


28 Eylül 2016 Çarşamba

UZAKLARI YAKIN YAPMAK

Bir baktım ki uzuuun zamandır yazmamışım, ihmal etmişim bloğumu. Ama çok meşguldüm gerçekten dostlar. En sonunda bitti bitiyor derken, tam umudumu kaybetmişken;

Denize, yüzmeye
Öylece amaçsızca yatıp güneşlenmeye
Hatta Ege rüzgarında güneşlenirken uyuklamaya
Kitap okumaya
Dağ bayır demeden tarihi ve turistik geziler yapmaya
Şirin mi şirin köyleri gezmeye ve köy lezzetlerini tatmaya

kavuştum. Hem de ne kavuşmak. 3 günlük bir iş gezisini 2 gün daha ekleyerek tatile çevirmek için üstelik oğlanlarla beraber salya sümük gripken, üstelik feci derecede uyumak, dinlenmek isterken ne debelendim ne uğraştım bilemezsiniz. Ama değdi, günlerdir çölde sürünüp suya kavuşmak gibi bir şeydi. Öyle eskiden olduğu gibi yok dalgalı deniz sevmem, yok efendim bu güneşte dağ bayır gezemem, yok efendim bu köyün yemekleri hijyen midir falan yok, direkt daldım herşeye. Dalgalı denizde de, "dalga geliyor haydi zıpla" diye eğlenerek vakit geçiriliyormuş, küçük oğlanın bebek arabasıyla Efes antik şehrinin yüzyıllık mermerlerinde kaya düşe pekala gezilebiliyormuş, ayakta sandaletler kucakta bebekle yedi uyurlar mağarasına tırmanılıp üstüne bi de tek elle fotoğraflar çekilebiliyormuş.

Velhasıl kelam canlar, isteyince hele de bu kadar susayınca kana kana su içmek için her şey yapılabiliyormuş.

Yine buna bir örnek de yeniden kitap okuyabilmeye başlamam. Tamamen dijital ortamın nimetlerinden faydalanarak okuyabiliyorum, önceki yazımda dediğim gibi, internetten kitapları cep telefonuma indirip ordan okuyorum. Öyle heyecanlanıyorum ki bir kitaba başlarken, dile kolay 11 yıldır belli bir düzen dahilinde kitap okumayı başaramadım. Evlenmeden, çocuk sahibi olmadan önceki gibi, kitapçıdan bir sürü kitap alıp, bunu şu güne kadar bitirip sonra şuna başlayacağım falan diye konularına göre kronolojik sıralamalar yapamadan çoğunlukla fırsat buldukça ufak şeyler okudum. Tabi bunca yıl sonrasında ne tür kitaplar okuyabildiğim konusunda da bayağı değişmişim farkında olmadan. Mitoloji, tarih ve biyografi okuyan, okuduklarıyla ilgili notlar alan ben, içinde aşk olmayan, aksiyon hele de tarihi aksiyon olmayan kitapları okuyamaz olmuşum. Çok istediğim halde Jane Austen'in Hasan Ali Yücel klasiklerinde bulunan Gurur ve Önyargı kitabını ittire kaktıra okumaya çalıştım ama olmadı. Sanırım henüz bünyem edebiyatı sağlam kitapları almıyor. Yavaş yavaş geleceğim onlara inşallah. Bakın neler okudum;

1984- George Orwell

Ütopik ve politik bir kitap ama tek kelimeyle bayıldım. Yazar kitabı 1948 yılında yazmış, son rakamları ters çevirerek romana bu ismi vermiş. Bir dikta rejiminin, totaliter yönetimin anlatımından oluşuyor. İnsanlar tek tip giyiniyor, tek tip besleniyor (tayınlarla), evlerinde ve iş yerlerinde tele-ekran denilen ekranlarla izleniyorlar. Bırakın düşündüğünü söylemeyi, büyük biraderi sevmediğini belli edecek en ufak bir mimik bile herhangi bir insanın yok olmasına sebep oluyor. Yok olmak diyorum çünkü insanları buharlaştırıyorlar, doğum kayıtlarını ve yaşamlarını siliyorlar, bir kaç gün sonra hem resmi kayıtlarda hem de dünyada o insan hiç olmamış, hiç doğmamış gibi devam ediyor hayat. Bir de bu düzene karşı koymayı hayal eden, anne-babaları buharlaştırıldıkları için kim olduklarını bile bilmeyen bir çift var, aşıklar birbirlerine ama en çok özgürlüğe.

Grinin Elli Tonu-Elli Ton Serisinin Tamamı ve Grey- E. L. James

Hiç unutmuyorum, bir gün büyük bir kitapçıda Grey kitabını gördüm, kapaktaki güzel erkek gözü çok ilgimi çekmişti. Eski bir kitap okuyucusunun klasik hareketleriyle inceledim kitabı, önce kapağı, sonra arka sayfayı sonra Önsöz'ü okudum, ne zaman basıldığına ve kaçıncı baskı olduğuna baktım. Sonra rastgele bir sayfayı açıp okumaya başladım. Açtığım sayfada öyle büyük bir şehvet öyle büyük bir rahatlık ve bana göre müstehcenlik sınırlarının ötesinde anlatılıyordu ki yanaklarım al al kapadım kitabı. Tekrar yerine yerleştirmeye çalışıp uzaklaşmaya çalışırken sırt çantam diğer kitapları devirdi, yere düşenleri alayım derken kolumla raftaki kitapları düşürdüm. Yani utançtan elim ayağım karıştı. Ama kabul etmek lazım, kitap merak uyandırmayı başarıyor. Nasıl bir konusu var ki bir sevişme sahnesi bu kadar rahat, bu kadar detaylı anlatılabiliyor diye kitabın tamamını okumak istiyor insan. Neyse, merak kediyi öldürür ama kitap öldürmez diyerekten tüm seriye baştan başladım. Aslında güzel bir aşk hikayesi, yazar aşıkların heyecanlarını, tutkularını ve sadist cinsel eğilimleri olan erkek kahramanı çok güzel anlatmış. Kesinlikle sürükleyici ama belli bir süre sonra bu şehvet bombardımanı sıkıyor insanı. Düşünün o utançtan elimi ayağımı karıştıran Grey'i okumaya başladığımda "eee yeter ama, bi rahat durun yaa, b.. nu çıkardınız" diyordum artık ama yine de bitirdim.

Yabancı Serisi -Diana Gabaldon

Bir blog yazarı olarak uzun zamandır başka blogları da takip ediyorum. Özellikle kitap okuyup yorumlarını yazan ya da filmler hakkında bilgiler veren bir çok bloğa da üyeyim. Yine bu bloglar sayesinde öğrendiğim bir kitap serisi Yabancı. 2014 yılından beri Amerika'da yayınlanan bir dizisi de var, Outlander. Kitabı bilmeyen ama diziye tutkun olan bir sürü insan varmış meğer etrafımda, internetten indiriyorlar. İngiliz bir çiftin 2. Dünya savaşından sonra İskoçya'ya tatile gitmesi ve kadının İskoçyanın tarihi ve mistik taş yapıtlarını gezerken tam 200 yıl geçmişe gidip orda bir erkeğe aşık olmasını anlatıyor temelde. Tabi ki tek konu aşk değil, 1700'lü yılların İskoçya ve İngilteresinde tecavüzler, hırsızlıklar, cinayetler, cadılar, cadı yakma törenleri üzerine oldukça renkli ve gerçekten film gibi bir roman. Nefes nefese heyecanla okuyorum, gözlerim kucağıma akıverecek bir gün.
Bu seri de bitince uzun zamandır merak ettiğim Siddhartha ve Tanrıların Arabaları kitaplarına başlayacağım.


Hep böyle kavuşalım, sevdiklerimize, özlediklerimize, isteklerimize bi de denize ve hep sağlıkla kavuşalım ..


Denizi Özliyenler İçin
 
Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
“Bakar bakar ağlarım”.

Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,
Bir midye kabuğunun aralığından:
Suların yeşili, göklerin mavisi,
Lâpinaların en hârelisi...
Hâlâ tuzlu akar kanım
İstiridyelerin kestiği yerden.

Neydi o deli gibi gidişimiz,
Bembeyaz köpüklerle, açıklara!
Köpükler ki fena kalpli değil,
Köpükler ki dudaklara benzer;
Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.

Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret.



Orhan Veli


* Deniz Tekin.
   Beni Vur 
   Kendine İyi Bak
 
   Kardeş Türküler
   Yanıyorum


Her ikisinde de sesler ve müzik harika. Biraz hüzünlenin biraz da eğlenin, "Yanıyorum" dinlerken kaşık çalmak iyi gider.



5 Ağustos 2016 Cuma

BAZI YAZLAR UZAKTAN GEÇER


Bu yaz benim biraz uzağımdan geçti, geçiyor daha doğrusu. Hem bende hem de ülkemde olanlar nedeniyle ben bu yazı, deniz-kum-güneş üçlüsü olarak göremedim ne yazık ki. Ama her zaman ki iyimserliğimle ben kendime bir “yaz” yaratmaya çalışıyorum, üstelik benim yaz’ımın adı da var; “Hayat Bana Güzel Süreci”. Ciddi görünsün diye süreç dedim bakın, nasılsa süreç deyince kimse sorgulamıyor, nasıl oluyor bu süreç, kim yapıyor, niye yapıyor, bitince ne olacak, hepimiz için tın tın. Bu yaz mevsimini, gezip tozarak, havuz başında, deniz kenarında sere serpe yatıp marsık olmaya çalışarak, gecelere akıp hoplayarak zıplayarak geçirenlere çok komik gelecektir yazdıklarım ama ne yapalım, haset içermeyen güzel dileklerimi gönderiyorum kendilerine. Gelelim benim güzel mi güzel sürecime;
  • Televizyonu açmıyorum, TV hayatımızdan bir süreliğine çıktı. Çocuklar çok mu bunaldı, açıyorum Babby Tv’yi, akvaryumdu, balıklardı, kuşlardı arka fonda da sakin bir müzik, uykumuz geliyor zaten, uyuyoruz.
  • Güzel uyuyorum. Erken yatıp erken kalkıyorum ama çok iyi geliyor. Yaz gecelerine akmak dururken uyku zor gelebilir genç bünyelere ama uyku iyidir iyi.
  • Müzik dinliyorum. Bu aralar kulağımda kulaklık sürekli müzik dinliyorum. Hatta neler dinlediğimi de yazacağım birazdan, eşlik edin bana bakın hayat ne kadar güzel oluyor.
  • Kitap okumaya başladım yeniden. Küçük oğlum sayfalarını yırtıyor diye dijital çözümler buldum, onun ilgisi başka şeylerdeyken ya da o uyurken telefonumdan okuyorum. eskikitaplarım.com harika bir site, üye olun, açın okuyun kitabınızı. Gerçi aradığım bazı kitapları bulamadım ama olsun, üye olması kolay kitap okuması kolay en azından.
Dinlediklerim;

1. Erol Evgin- Altın Düetler

Muhteşem bir CD olmuş. Erol Evgin gibi kadife sesli, yumuşak ve huzur veren bir ses dinlemek tam da bu zamanlarda çok iyi geldi. Tek bir şarkı söyleyemiyorum çünkü hepsine bayıldım. En sevdiğimden başlayarak sıralıyorum:

Ben İmkânsız Aşklar İçin Yaratılmışım; Sezen Aksu’nun sesine çok yakışmış. Sözler de gerçekten çok güzel, ikisi de o kadar içten söylemişler ki sözler ve melodi aklınıza takılıyor, içinizden söyleyip duruyorsunuz şarkıyı.

Aldım Başımı Gidiyorum; Dönemin veya dönemimin ruhuna uygun olduğundan mıdır nedir, ilk dinlediğimde duygulandım. Sonra tekrar tekrar dinledim.

Ateşle Oynama; Çok büyük bir Sıla hayranı değilim. Sesini güzel bulur ama niye hep aynı tarz niye hep böyle bunalımlı söylüyor diye eleştirirdim. Hakkını vermek lazım, bu şarkıyı çok güzel söylemiş.

İşte Öyle Bir Şey; Emel Sayın’ın sesini ne kadar özlediğimi fark ettim. Bu şarkıyı da çok içten söylemiş.

Bir De Bana Sor; Bu şarkıyı zaten çok severdim, çok güzel bir düet olmuş, bunu da geri sararak dinliyorum.

Sevdan Olmasa; Hep söylerim Hande Yener’in sesi çok güzel, çok farklı. Bu şarkıda da çın çın çınlıyor sesi. Popülizmden azıcık uzaklaşsa, biraz daha sesine ve yalnızca şarkı söylemeye yönelik şeyler yapsa ne kadar güzel olurmuş, bu şarkıda daha iyi anlaşılıyor.

Söyle Canım; Şarkının düzenlemesi bizim bildiğimiz “Söyle Canım” gibi değil ama yine de yakalıyor insanı. Aşkın Nur Yengi de sesinin büyüklüğünü göstermiş yine.

CD’de zaten 10 tane şarkı var, ben 7 tanesini yazdım. Sanmayın ki diğer 3 şarkıyı dinlemiyorum, onları da dinliyorum ama onlar için yorum yok.

2. Yirmi7

Sokak Lambası; Yirmi7 grubunu ilk “Muhtemelen Aşk” ile tanımıştım. Ben, bu şarkı Gripin’e ait sanıyordum ama onlar düzenleme konusunda yardımcı olmuşlar sanırım. “Sokak Lambası” Haziran 2016’da yayınlanmaya başlamış, yani çok yeni. Sanırım akılda kalmalarının sebebi, Rock tarzı şarkılarına Anadolu ezgileri yerleştirmeleri. Sokak Lambası, “Muhtemelen Aşk” kadar vurucu değil ama şarkıyı sevdim.

3. Sertap Erener

Kime Diyorum; İster popülerliğe hitap ediyor deyin, ister klasik bir Sertap Erener tarzı deyin, ben şarkıdaki işveyi, cilveyi, kışkırtmayı sevdim. Bir de Sertap’ın sesini seviyorum ya, ne söylese seviyorum yani, yapacak bir şey yok.

Lal; Hazır Sertap’ı açtıysak Lal’i dinlemeden geçmeyelim di mi? Şimdi Kime Diyorum’dan sonra ne alaka demeyin, benim ruhum gündemle aynı, bir öyle bir böyle (şşşt çok ayıp ruhuma oynak demeyelim lütfen).

4. Ziynet Sali

Beş Çayı; Arabada radyolar arasında gezinirken duydum bu şarkıyı. Çok yeni bir şarkı da değil aslında. Beğenmedim hemen değiştirdim kanalı, sonra gezine gezine farkına varmadan yine bu şarkıya gelmişim. Biraz dinledikçe ne güzel bir şarkıymış dedim. Yani şarkı 2 bölümden oluşuyor bence. Vasat başlıyor ama ilerledikçe, içten ve naif bir şarkı oluyor. Şimdi arada “kıskanıyolar bizi, çekemiyolar bizi” gibi güncel ve çıstak çıstak şarkılara rastlayınca "İmdaaat" diyerek radyolarda bu şarkıyı arıyorum.

Biraz da nostalji takılmadan çıkarmam kulaklıkları;

5. Yeni Türkü

Sezenler Olmuş; En iyi Yeni Türkü şarkılarından biridir bence. Yeni şarkılardan eskilere giderken es geçmek istemedim.

Günebakan; “Çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman”  gençken bağıra çağıra söylediğim nakarat. Hâlâ hem hüzün hem de umut veriyor.

6. Ezginin Günlüğü

Yağma Yağmur; Hep özel, hep güzel kalacak bu şarkı.

İstanbul Gibi; Nedense hep duygulanıyorum bu şarkıyı dinlerken. Çocukluğumu anlattığı için mi, yoksa “kafam masamdaki kül tablası gibi” sözü zülfüyârıma dokunduğu için mi bilmem. Ama bu da dönemsiz, zamansız her daim dinlenecek şarkılardan biri.

Umarım dinlemişsinizdir ve umarım dinledikçe hayat size de güzel görünmüştür.
Bazı hayatlar yaşadıkça bulur anlamını
Bazı hayatların yaşadıkça çıkar boşluğu
Hayat ne uzundur aslında ne de kısa
Ne yaşadığındır yalnızca
Bazı pişmanlıklar hayatı kısa kılar
Bazıları için çok uzundur tekrarlar…

 

Murathan Mungan


* Yazımın başlığı da Murahtan Mungan’ın şiir kitabından alıntıdır, tavsiye ederim okuyun.
* Bir daha ki sefere de bir türkü turu yapalım. Ama türkü deyince o yazı biter mi bilemedim şimdi.

19 Temmuz 2016 Salı

DURMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Bakmayın böyle afili bir başlık attığıma, hiç duramıyorum bu aralar. Zaten oldum olası durmakla iyi değildir aram, hep hareket etmem, hep anlatmam lazım. Yine içimden bir ses;
 
“Durma” diyor,
“Anlat” diyor,
“Bu böyle olmaz de” diyor,
“Yetmezse memleket şiirleri oku” diyor,
“İtibarın önemini anlat” diyor,
“Bilmeden, anlamadan, öğrenmeden telaşla yapılan şeyler hatayla sonuçlanır, anlat” diyor.
Ama hemen sonra içimdeki ses diyor ki;
“Kime neyi, neden ve nasıl anlatacaksın, faydası olacak mı, anlayacak mı seni”
Vazgeçiveriyorum, boş veriyorum…
İşte bu yüzden, öyle çok istiyorum ki şu an öylece durmayı, beklemeyi.  Toz, duman dağılsın istiyorum, sesler sussun istiyorum.
Hiç çölde safari yaptınız mı? Ben yaptım. Valla hava atmak için yazmıyorum, toz duman deyince çok güzel denk geldi, anlatmam lazım (durmaktan bahsedene bak)…
Naçizane tek yurt dışı seyahatim balayı için bir tur şirketiyle Mısır’a gitmekti. Bizi çölde safariye de götürdü bu tur şirketi. Atvlerle çölde geziyorsunuz konvoy halinde. Ama organizatörler baştan uyarıyorlar sizi, yüzünüzü, kafanızı tamamen kapatın diyorlar. Poşuyu yüzünüzü, kulaklarınızı, burnunuzu tamamen kapatacak şekilde nasıl bağlayacağınızı da öğretiyorlar. Bir tek gözleriniz kalıyor,  gözlük takın ama gözlüğünüzde fazla boşluk olmasın, toz ve kum çok rahatsız eder diyorlar. Safariye başladığınızın ilk dakikasında anlıyorsunuz ne demek istediklerini. Çöl kumunun yarattığı öyle bir toz duman var ki göz gözü görmüyor. Hatta arada işaret verip durduruyorlar, çünkü bindiğiniz atvyi tozdan göremez oluyorsunuz. Duruyoruz ki, neye bindiğimizi bilelim, duruyoruz ki nereye gittiğimizi görelim, duruyoruz ki izlerimizi görelim.
Bittikten sonra da, hadi hemen otelinize geri dönün ve duşa kıyafetlerinizle girin diyorlar. Çünkü üstünüzü çırpmaya kalkarsanız toz ve kumdan kendinizi arındıramazsınız, daha çok yapışır diyorlar.
Aynen öyle yapmak istiyorum; durmak istiyorum ki toz duman yatışsın, neye bindiğimizi göreyim, nereye gittiğimizi göreyim. Üzerimdekileri çıkarmadan duşa girip, sesler, görüntüler, üstüme yapışan, sinen her ne kadar pislik varsa suyla aksın gitsin istiyorum.  Hafızamdakileri yıkayamam belki ama o temizlik hissini yaşamak istiyorum.
Sonra bir koltuğa geçip film seyredeyim, kitap okuyayım istiyorum. Mesela “Göl Evi” gibi bir aşk filmi seyredeyim. Yüzüklerin Efendisi serisini tekrar alıp okuyayım, farklı türlerin (Elf’ler, cüceler, Hobbitler, ağaçlar) dünyayı kurtarma çabasını lezzetli lezzetli sindireyim istiyorum. İş ve 2 küçük çocukla debelenmekten okumaya, izlemeye fırsat bulamadığım ama çantamda her daim taşıdığım not defterime kaydettiğim kitapları, filmleri alayım, herkes durana kadar da sürekli bunlarla meşgul olayım istiyorum.
Yani kısaca evimin huzurlu duvarları arasında, gerçeklerden bir süreliğine kaçayım istiyorum canlar…


Kuş Koysunlar Yoluna
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.
Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer’...
Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!
Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.
Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.
Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına?
Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
“Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” bir çocuk demiş.
 
Nilgün Marmara
 
*Rengin- Aldatıldık
Güliz Ayla- Olmazsan Olmaz
(Evde hareketli ve anlamlı şeyler çalsın di mi, zaten bir öküz oturmuş gibi yüreğimize, şarkılar da daraltmasın)

13 Temmuz 2016 Çarşamba

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım
  



CAN YÜCEL


Bu sabah bir deniz hasretiyle uyandım güne. Ege'de olsam, dingin ve berrak bir denize girsem, unutsam vakti, amacım amaçsızlık olsa, yalnızca yüzsem, denizle bir bütün olsam dedim. Aklıma bu şiir geldi.

Bir hasret, bir deniz, bir kavuşma, güvenli bir sığınak  bu kadar güzel anlatılabilir.
Benim kelimelerim yetmez yorumlamak için.
Bu güzel yaz gününe bu büyülü şiir ışık versin, umut versin...




*Hüsnü Arkan bu şiiri bestelemiş ve çok da güzel söylemiş.



8 Temmuz 2016 Cuma

HALK İÇİN

Ünlü Fransız sosyalist lideri Jean Jaures, Paris’te bir metro istasyonunda metro bekliyor. Yanardağ sakalı, melon şapkasıyla tanınmayacak gibi değil. Tanıyorlar. İşçiler filan da varmış, metroya binecek, aralarında söz konusu oluyor: Şöyle yaman adamdır, böyle yaman adamdır, estek köstek. Derken, metro geliyor, Jean Jaures, binmek için kemal-i ciddiyetle birinci mevkie doğrulunca, işçilerden birisi dayanamayıp sesleniyor:
“-Jaures arkadaş, oldu mu ya? Biz sizi ikinciye beklerdik, kendi aramıza !”
Jaures’in kendisi kadar ünlü cevabı şudur:
“-Arkadaş, bizim mücadelemiz, bizim oraya inmemiz için değil, sizin buraya çıkmanız içindir. Bunu hiç unutma !”
 
Atilla İlhan-Hangi Sol

Atilla İlhan’ın yalnızca şiirlerini değil, kitaplarını da severek okurum. Hangi Sol kitabını yıllar evvel okumuştum ve yukarıda yazdığım hikâyesini hiç unutmadım. Yine bu kitapta çok etkilendiğim başka bölümler de var, mesela;

“Halk tek başına ne işçiliktir ne köylülüktür, ne gecekondu milletidir; belki bunların toplamıdır, belki biraz daha fazlasıdır; ama kesinlikle, iyi beslenmemiş, iyi eğitilmemiş, iyi yaşatılmamış millet kesimidir.”

 Yine yazara göre, bir devlet yönetiminde amaç; insanın maddi gereksinimlerini en az çalışmayla giderip geri kalan zamanını kişiliğini geliştirmeye ayırabilmesini sağlamaktır.

Niye yıllar evvel okuduğum ve ideal yönetim, ideal yaşam kavramlarına kafayı taktığım günlere döndüm dersiniz? Yakın bir zaman önce yolum mecburen devletimin bir hastanesine düştü. Derdimize deva bulmak için oradan oraya koştururken, aklıma Kaptan’ın (Atilla İlhan) “Halk” tanımı geldi. Bu yazıyı okuduktan sonra belki siz de, herhangi bir devlet kurumuna gittiğinizde yazarın yukarıdaki “Halk” tanımını düşüneceksiniz; iyi eğitilmemiş, iyi beslenmemiş, iyi yaşatılmamış millet kesimi. Yani biz, hepimiz. Şimdi size hepimizin çok iyi bildiği ama kanıksadığı ve boş verdiği şeylerden bahsedeceğim:
  • Önce bir devlet kurumunda göreceğiniz muameleden bahsedelim. Siz de orda çalışanlar da hayatınızı idame ettirmek için çalışıyorsunuz değil mi? Ama benim gibi bir özel sektör çalışanıysanız devlet, kendi nezdinde çalışanlara göre sizden biraz daha fazla vergi alır. Yani siz, devletinizin temsil edildiği kuruma bazen muhtaç olduğunuz sağlığınıza kavuşmak için, bazen vatandaşlık görevinizi yapıp verginizi yatırmak için gidersiniz ve hizmet beklersiniz. Çünkü siz de aslında işinizle, maaşınızla devletinize hizmet edersiniz. Ancak, nedense hizmet beklediğiniz kurumun çalışanlarının sizi böcek gibi görme eğilimleri yüksektir. Bin tane özürle, ricayla sorular sorarsınız ama karşılığında ya cevap alamaz ya da azarlanırsınız.
  • Şimdi bunun sebebini bulmak için biraz empati kuralım, neden böyle davranıyorlar? Şöyle bir bakının etrafınızdaki “Halk” profiline. İtiş kakışlar, yok yere tartışmalar, küfürler, sıra sisteminin elektronik olarak düzenlenmesine rağmen bankolarda, kapılarda yığılmalar hatta hem çalışanları hem sıradakileri bedensel ve sözlü taciz etmeler. Sonra içinizden dersiniz ki; “E haklılar adamlar, bıkmışlar”…
  • Adım adım gidiyoruz:
Sonra benim gibi siz de özel sektörde ama hizmete dayalı bir işte çalışıyorsanız, içinizden şöyle dersiniz;

“Ben de bıkıyorum ama böyle davranabiliyor muyum, ben mecburum insana insan gibi davranmaya”

Evet onlar mecbur değiller, çünkü onların işten atılma korkuları yok. Çünkü onlar için müşteri her zaman haklı değil, müşteri velinimet de değil. Yani onlar da müthiş bir güven var, yarınları devlet tarafından güvencede. Velhasılı muamele ve hizmet kalitesi konusu tamamen duygusal, işini kaybetme endişesi olanlar ve olmayanlar çerçevesinde.

Bunu okuyan devlet çalışanları eminim şöyle söyleniyorlardır:

“İyi de sizin parayla hizmet verdiğiniz kişilerle, bizden bedava hizmet alanlar aynı mı?”
 
Dolayısıyla konu yine zengin-fakir, edepli-adaplı, bilgili, kültürlü, kaliteli gibi toplumdaki insanları sınıflandırmak için kullanılan ve benim nefret ettiğim tanımlamalara gider. Hatta çobanın oyu benim oyum polemiğine kadar varır.
 
İşte burada yine temel gereksinimimizden bahsetmeliyiz; yani eğitimden. Kapitalist sistemi değiştiremeyeceğimize ve maddi olanaklara ya da devletin verdiği olanaklara çare olamayacağımıza göre başka çözümlere odaklanacağız.

Eğer insanlara güzel yaşama imkânı verirseniz kendilerini geliştirebilirler. Tıpkı Kaptan’ın söylediği gibi. Bu mümkün değilse, yani toplum boğaz tokluğuna çalışıyor, kendini geliştirmekten bi haber yaşıyor ve ne yaşadığını bilmeden ölüp gidiyorsa iş, topluma düşüyor demektir. Halk kendi kendini eğitmeli demektir. Eğitim, yalnızca çocukların ihtiyaç duyduğu bir şey değildir. Her yaşta insan eğitilebilir ve bunun en kolay yolu “örnek olmaktır”. Başta televizyona çıkan politikacılar, sanatçılar, futbolcular olmak üzere kamu kurumunda veya özelde çalışan herkesin (doktorundan, vergi memuruna kadar herkesin) toplumun eğitimine katkısı olmalı bana göre. 

Yani, Halk böyle diye basit filmler yapmak, aksiyonu/kavgası bol televizyon programları yapmak, küfürlerle hakaretlerle dolu yazılar yazmak, kaba davranmak, birbirini hor görmek toplumun kendi kendisini zehirlemesi demek. Bu bir bumerang ile oynamak gibi, döner dolaşır o bumerang yine bize çarpar. Bozuk düzen, bozuk toplum ikilisinin yaratılmasından yönetim sorumlu olduğu kadar toplumun kendisi de sorumludur.

Benim kafamdaki bu monolog her ne kadar mecburi bir devlet hastanesi ziyaretinden sonra başladıysa da, yazıya dökmem, tam da bir tarafta terör yüzünden ölenler varken diğer tarafta tatil telaşının yaşandığı, köprülerin üzerinde göbekler atıldığı döneme denk geldi. Toplumun yozlaşmasının, sakilliğinin ayyuka çıktığı ve içimizden umutsuzlukla “Eğitim Şart” diye haykırdığımız bugünlerde diyorum ki;

Ne olur, hem mevcut neslin hem gelecek neslin önce ahlaklı olması için çaba sarf edelim. Ahlaklı insan zaten dinin gereklerini de yerine getirebilecek meziyetlere sahip olacaktır.
 



* Suavi- Deniz Üstü Köpürür
Selda Bağcan- Adaletin Bu Mu Dünya
Kalenin Dibinde Taş Ben Olaydım
(Suavi ve Selda Bağcan için özel seanslar yapın kendinize, iyi geliyor)




9 Haziran 2016 Perşembe

BEN İÇERİ DÜŞTÜĞÜMDEN BERİ

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’
Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi
Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’
Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’
Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri
Yedibuçuğu doldurup çıktı.
Dolaştı dışarda bi vakit,
Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…
Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
Sonra vesikaya bindi
Bizim burda, içerde
Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya
Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
Ve kahreden yaratan ki onlardır,
Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı
Mesela, benim on sene yatmam
Laf’ı güzaf…





NAZIM HİKMET RAN



Gecikmeli de olsa 3 Haziran'daki ölüm yıldönümü nedeniyle Nazım Hikmet anısına, beni derinden etkileyen bu şiirini okudum yine. Eğer uzayda büyük yuvarlak bir takvim varsa, Adem'le Havva'nın yaratılışı bugünden birkaç zaman önde, dünya savaşları, soğuk savaşlar bugünden biraz önceydi. Bize aylar,yıllar sürmüş gibi görünen sıkıntılar aslında şairin dediği gibi "mikroskobik bir zaman" içinde geçti. Biz o mikroskobik ölçüler içinde debeleniyoruz aslında.


* Hastalıklar, büyük üzüntüler ve sıkıntılarla geçen bu günlerin bitmesi dileğiyle...





6 Mayıs 2016 Cuma

DENİZLERE


12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm:


"bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı".


Atilla İlhan


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam haberini duyan Atilla İlhan’ın anlatımıyla, Ahmet Kaya tarafından efsane haline gelen Mahur Beste şiirinin hikâyesi. Şairin dediği gibi o zamanlar ortalık karanlıktı. Artık, güneşi yontan öyle gençler de yok, ortalık kapkaranlık.
 

MAHUR BESTE


Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız 

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı 

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra 
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara. 

 

*Müjgân, Farsça’da “kirpik” demektir. Şair bir kadın ismi olarak değil, ağladığını betimlemek için Müjgân ismini kullanmıştır.
 




29 Nisan 2016 Cuma

VENİ VİDİ VİCİ

Bugün benim doğum günüm. Yolun yarısını geçtim, devam ediyorum. Bu yıl daha doymuş hissediyorum kendimi. Her şeye, hatta vazgeçemediğim alışkanlığım olan mükellef sofralar kurup yemek yemeye bile doydum sanki. Ayaküstü azıcık bir atıştırma bile yetiyor bana. Şöyle bir bakıyorum da;
  • Deneme-yanılma yapmıyorum artık, ne istediğimi, kimden isteyeceğimi biliyorum ve tabi istediğimi nasıl alacağımı da.
  • Ne zaman güzel olduğumu ne zaman paspal olduğumu biliyorum ve her iki halimden de aynı derecede memnunum.
  • Büyük ve önemli görüşmelere, toplantılara, buluşmalara giderken makyaj, fön gibi özel hazırlıklara ihtiyaç duymuyorum artık. Doğru zamanda doğru tonlamayla yapılan analitik konuşmaların estetik görünümden daha etkili olduğunu, daha akılda kalıcı olduğunu öğrendim.  
  • Kimseden beklentim yok, ama hayattan beklentim çok.  Maalesef henüz hayattan da bir şey bekleyemeyecek kadar eremedim, Nirvana’ya daha çok var herhalde.
  • Hiç kimseye hiçbir şey için rol yapma ihtiyacı duymuyorum, kendiliğinden gelişiveriyor her şey ve bi bakıyorum ki sonuç iyi olmuş ya da ben artık sonuç nasıl olursa olsun “iyi oldu boş ver” diyebiliyorum.
  • Küçücük bir an nefes kesiciyse eğer o an’ı yaşamak için fazla düşünmüyorum artık. Kerhen yaşanmamalı hiçbir şey, gerçekten istiyorsan yapmalısın diyorum kendime.
  • 20 yaşımdan beri kendi ayaklarımın üzerindeyim. Ama artık her açıdan ayaklarımın üzerindeyim, bağımlı değil bağlıyım, ben bi de kendim savaşıyoruz hayatla.
  • Kaprislerim tatile çıktı, mutlu edeyim mutlu olayım istiyorum ya, kaprisle vakit kaybetmeye hiç niyetim yok. Arada tırnaklarım çıkıyor tabi ama o kadar da olsun artık canııım, ne o öyle terliksi hayvan gibi hep yumuşak hep yumuşak.
  • Dünyanın en masum ve anlamlı kelimelerini öğrendim ve sıklıkla kullanıyorum, cebren çocuklarıma da kullandırmaya çalışıyorum;

    • Nasılsın?
    • Peki
    • Özür dilerim
    • Teşekkür ederim
    • Sen nasıl istersen
    • Seni seviyorum
    • Üzülme üzülürüm
    Bazen bir kelimenin yarattığı pozitif enerjiyi aylar yıllar uğraşsanız yaratamazsınız.
  • Hep “küçük hanımefendi, beyefendi” olarak büyütülürüz ya,
Öyle olur olmaz sevgimizi gösteremez, olur da terbiyesizlik yapıp sevgisini göstere göstere yaşayana da “şşşt aile var” diye müdahale ederiz ya,
Artık hiç umurumda değil bunlar, sıkı sıkı sarılmayı, içime çekerek koklamayı, sevdiklerimi öpücük manyağı yapmayı seviyorum, kime ne…
  • 13 yaşında bir çocukken yine deli gibi kitap okuma merakıyla “Şeytan/ The Exorcist” kitabını okumuştum. Kitapta 13 yaşındaki bir kız çocuğunun ruhuna şeytan giriyordu. Kitabı okuduktan sonra korku nedir bilmeyen, mahallenin erkek çocuklarını döven kız gitti ve karanlıktan korkan, evdeki çıt sesine bile uyanan korkak bir tavuk geldi. Ama artık bilinmeyen/görünmeyenlerden değil, Keanu Reeves’in Constantine filmindeki gibi aramızda yaşayan şeytanlardan korkmaya başladım. Gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız ama gerçeğini ayamadığımız, anlayamadığımız katillerden, tecavüzcülerden ve her türlü sapıktan daha çok korkuyorum.
  • Korkulardan bahsetmişken; iyi niyetle bulunduğum girişimlerde yanlış anlaşılma korkum da kalmadı artık. Varsın cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülü olsun, varsın bu girişim yanlış anlaşılsın ve hatta kötü niyetle karşılık bulsun, iyi niyetli olduğumu halik bilmese de malik bilir elbet.
  • Takdir edilmenin ve takdir etmenin, ne büyük nimet/meziyet olduğunu da biliyorum artık. Nazım Hikmet’in, "Yüzüne karşı kimseyi övmeyin. Övene kolay övülene zordur “ sözünü unutmadan güzel yapılan her şeyi takdir etmeye dikkat ediyorum.
 
Velhasıl kelam, büyüdüm ben canlar, yine bir yaş daha büyüdüm. Belki fark etmediğim, belki dile dökemediğim daha bir sürü şey öğrendim büyürken. Geldim, biraz gördüm ama henüz yenemedim. Yenmek mümkün mü, sanmam…
 

*Veni Vidi Vici: “Geldim, Gördüm, Yendim”. Bu cümle Julius Sezar tarafından Roma senatosu'na yazılmış Zela Savaşındaki zaferini anlatan mektupta geçer. Sezar, İtalya'nın Pompei ilçesinde Pontus'lu Pharnaces II'ye karşı kazandığı zaferin ardından Roma Senatosuna gönderdiği mektupta bu cümleyi kullanmıştır. 

* Kitap sayfalarından fal bakar gibi, gözlerimi kapadım ve doğum günümde kimi, hangi şarkıyı dinlemek istiyorum diye düşündüm, Zülfü Livaneli geçti aklımdan. Ondan dinlemeyi çok sevdiğim şarkı olsun bugün kulağımda, ay hadi dinlemişken ışığı kapatıp çakmaklarımız elimizde biz de söyleyelim, konsere gidemiyoruz madem, konser bize gelsin J

Zülfü Livaneli-Karlı Kayın Ormanı



20 Nisan 2016 Çarşamba

ÖMÜR



Canlılara ömür dağıtımı yapılıyormuş. Önce eşeğe sorarak başlamışlar.

- “Sana 60 yıl ömür veriyoruz, ömrün boyunca itaat edeceksin, dayak yiyeceksin, yük taşıyacaksın, sürekli çalışacaksın”

Eşek:

- “60 yıl ömür bana çok fazla, bunun 35 yılını kesin, 25 yıl bana yeter” demiş. Kabul edilmiş...

Sonra sıra köpeğe gelmiş. Köpeğe demişler:

- Sana 30 yıl ömür veriyoruz. Her an sadık olacaksın, ne verirlerse yiyeceksin, evleri bekleyeceksin.

Köpek:

- “30 yıl ömür bana çok fazla. Bana 15 yıl yeter. 15 yılını kesin” demiş, kabul edilmiş...

Sıra maymuna gelmiş. Maymuna demişler:

- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Ömrün boyunca şaklabanlık yapacaksın, daldan dala atlayacaksın insanları eğlendireceksin...

Maymun:

- “20 yıl ömür bana çok fazla 10 yılını kesin bana 10 yıl yeter” demiş. O da kabul edilmiş...

Sıra insana gelmiş. İnsana demişler:

- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Her şeyin sahibi sensin herkes sana itaat edecek..!

İnsan:

- “20 yıl ömür bana çok az, şu 20 yıla eşeğin almadığı 35 yılı, köpeğin almadığı 15 yılı ve maymunun almadığı 10 yılı ekleyelim” demiş. Kabul edilmiş.

 
İşte bu yüzdendir ki insanlar 20 yıl insan gibi yaşadıktan sonra; 35 yıl Eşekler gibi çalışıp emekli olur, 15 yıl köpek gibi evi bekler. Son 10 yılını da maymun gibi şaklabanlık yapar torunlarını eğlendirirmiş...
 

Bu hikâyenin birçok farklı versiyonu var internette. İnsan, eşek, köpek ve maymun aynı ama talep ettikleri yıllar hepsinde farklı. Hangisi orijinal bilmiyorum ama emeklilik yaşımıza göre düşününce en mantıklısı bu gibi geldi. Ben ilk defa 10-11 yaşlarındayken rahmetli babamın kitaplarından birinde okumuştum bu hikâyeyi. Rus yazar Aleksandr Soljenitsin’in Kanser Koğuşu isimli kitabıydı. Değil 10 yaşında 20-30 yaşında bile okunması zor bir kitaptı. Zaten ben de bu hikâyeden sonrasını okuyamamıştım. Maalesef kitabı saklayamamışız, evde bulamadım, internetten bulabilir miyim ve kitaptaki hikâyeyi yazabilir miyim diye araştırdım, ama sahaflar dışında satışını bulamadım. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, kanser hastalarının tedavi gördüğü 13 numaralı koğuş ve kanser ile mücadele eden 9 tane erkek üzerine kurulu. İnsanların ölüm karşısındaki çaresizliği ve eşitliği anlatılıyor.
 

Oldum olası beylik sözler içeren şeyleri okuyamadım. %100 Düşünce Gücü gibi kitaplar hiç bana göre olmadı. Sosyal medyada sürekli paylaşılan özlü sözleri de bu yüzden sevmiyorum. Çünkü herkesin doğrusu farklıdır. Doğru, neye nereden nasıl baktığına göre değişir. Tek bir doğru varmış gibi, herhangi bir konuda ahkâm kesilmesine sinir oluyorum. Ama bu hikâye herkes için asgari düzeyde bir doğruluk barındırıyor. Orta halli bir Türk ailesinde büyüyen küçük bir kızın, okuduktan yıllar sonra bile bu hikâyeyi hatırlamasının sebebi budur belki de. Yani kendisinin de bir gün eşek, köpek, maymun olacağını tahmin etmesi. Evet sonunda oldum işte, şimdi eşeğim. Sırtımdaki yük de ne kadar çalıştığım da çok önemli değil. Bunu görevim olarak görüyorum. Emekli olup, köpekliğe terfi edeceğim zamanları iple çekiyorum. Maymun olur muyum ya da kaç yıl maymun olarak kalırım bilmiyorum ama o kadar yaşarsam kaçınılmaz olarak maymun olmayı da kabulleneceğimi biliyorum.  

İşin özü şu ki, ne eşek olmak koyuyor bana ne köpek ne de maymun olmak. Her ne olursam olayım mutlu olayım istiyorum. Hayatın sevdiklerimizi, alışkanlıklarımızı teker teker elimizden aldığını düşünürsek mutlu olmak veya “mutlu olmak” konusunda sürdürülebilir bir başarı elde etmek mümkün değil. Yaşamak çok çok zor. Bu yüzden, hayat bana göre yalnızca eldekilerle mutlu olma çabasından ibaret. Ebeveynlerinden birini kaybetmişsen diğeriyle yetinip mutlu olmaya çabalarsın. Her ikisini de kaybedersen artık çocukluğunu da kaybetmişsindir, çocuklarınla ya da kendinle mutlu olmaya çabalarsın. Yani bakış açımızı her daim değiştirmek zorundayız. İşler güçler, ilişkiler bunlar hepsi gelip geçici şeyler. En azından ben böyle bakıyorum artık hayata…

Madem Alexander Soljenitsin’den bahsettik yine onun güzel bir sözüyle bitirelim. Yine herkesin doğrusuna hitap etme ihtimali yüksek bir kelam eylemiş Soljenitsin;
 

"Bizi mutlu kılan yaşama düzeyimiz değil, duyuş, hayata bakış açımızdır. Bu ikisi daima elimizdedir. Onun için bir insan isterse her zaman mutlu olabilir. Ona kimse de engel olamaz."
 

 
* Bu aralar daldan dala atlıyorum. Farklı farklı şeyler dinliyorum. Baharı göremeden yaza geçtik. Ama ben baharda kaldım, ruhumda bir gün yağmur yağıyor, bir gün güneş açıyor.

Yağmurluyken;      Cengiz Özkan-Erkan Oğur- Oy Akşamlar
Güneşliyken;         Badem- Bana Kara Diyen Dilber
                           Mehmet Atlı- Karanfil Eken Bilir